Yanağımın içine yapıştırdığım karamelli akide şekeri yavaş yavaş küçülüyor. Avuçlarım limon kolonyası kokuyor. Beyaz külotlu çorabın içindeki bacaklarım, koltuktan aşağı sarkmış. Parmak uçlarımı uzatıp yere değdirmeye çalışıyorum ama boyum yetmiyor. Halının bordo desenlerinin arasında bir kuru üzüm tanesi. Biri yerken düşürmüş. Dedem olamaz, onun dişleri yok. Yani var da şu geceleri suya konanlardan. Dişleri yok ama ağzından çıkanlar bizi ısırıyor.
“Niye geldiniz? Hangi dağda kurt öldü?”
Annem poposuna iğne batırılmış gibi oturduğu koltukta sıçrıyor. Kurt lafından korkmuş olmalı. Ben de korkarım. Hem dişlerinden hem ulumasından. Annemin yüzü önce pembeleşiyor, sonra halının desenleriyle aynı renge dönüyor.
“O nasıl laf baba? Bayram diye geldik.”
“Aylardır arayıp sormayan insan… Ne oldu da babası olduğunu hatırladı?”
“Bu küslük bitsin artık…”
Biz dedemle küsmüştük. Yani annem küsmüştü. O küsünce ben de otomatik olarak küsmüş oldum. Nedenini tam bilmiyorum ama galiba dedem evlendiği içindi. Nikaha gitmedik. O kadın dedemle malı mülkü için evlenmiş. Yoksa yaşlı adamı ne yapsınmış. Bunları annem komşu Nezaket Abla’ya anlatırken duymuştum. Burnunu çeke çeke ağlıyordu o gün.
Elinde tepsi, Mücver Hanım kalçasını sallaya sallaya salona giriyor. Ay yok adı bu değildi. Mü ile başlayan bir şey. Neyse. O benim üvey anneannemmiş. Onu gelinlikle hayal etmeye çalışıyorum, olmuyor. Nasıl sığsın ki içine? Annemle babamın düğün resimlerinde annem incecik. Çubuk kraker gibi. Gelinler hep öyle olmaz mı?
Anneme kahve, bana vişne suyu getirmiş. Önümüze çektiği sehpaya koyuyor. Onu sevmedim. Kapıdan girerken beni tükürüklü tükürüklü öpmüştü. Yanakları yağlı ve terli. Ağır bir kokusu var. Çürük yumurta gibi. Benim anneannem nasıl kokuyordu acaba?
Karamelli şekeri ağzımda yuvarlayıp öbür yana itiyorum. Dişlerime çarpıp takır tukur ses çıkarıyor.
“Bana kahve yok mu?”
Gülerken göbeği de onunla birlikte hopluyor.
“Aaa kahve içen kızlar kararır, bilmiyor musun?”
“Ben zaten kara bir kızım” diyemiyorum çünkü annem sağ kaşı havada bana bakıyor. Bunu biliyorum, “Sen eve gidince görürsün” demek. Annem saçlarımı öyle sıkı toplamış ki gözlerim Japonlar gibi, üstelik canım acıyor. Kafamdaki kocaman kurdeleyi de çıkarıp atmak istiyorum. Dedem öksürüyor. Uzun uzun. Yine de köh köh konuşmaya çalışıyor. “Arsız mı oldu bu kız görmeyeli?”
Annemin yüzü yine bosbordo. Onu utandırdığım için bir anda karnım ağrımaya başlıyor. Şekeri dişlerimin arasında kırıyorum. Annem koltukta öne doğru kayıyor.
“Baba ver elini öpeyim. Ben… özür dilerim.”
Dedemden ses yok. Kaşları çatık. Annem ayağa kalkıp dedemin yanına gidiyor. Eğilip dedemin kucağında duran elini tutuyor. Yeşil damarları derisinde yollar çizmiş. Dedem elini geriye çekiyor. Salon, açık bir pencereden rüzgâr girmiş gibi buz kesiyor. Hepimiz susuyoruz. Mü konuşuyor.
“Suat Bey, bayram günü küslük olmaz. Uzatma hadi.”
Annem pes etmiyor, tekrar eline uzanınca dedem bu kez direnmiyor, öpmesine izin veriyor. Ama başını bahçeden tarafa çevirmiş. Camın önünden bir kedi yürüyor. Sarı renkli. Aniden durup tüylerini yalamaya başlıyor.
“Gel kızım,” diyor annem bana.
Hoplayarak koltuktan iniyorum. Balon eteğim havalanıyor. İnmemle halının üstündeki kuru üzüme basmam bir oluyor. Ama bozuntuya vermemem gerek. Annemin yüzünden anladığım kadarıyla şu an ciddi bir iş yapıyoruz. Çorabımın altına yapışmış üzüm tanesiyle dedemin yanına yürüyorum. Bana bakıyor. Koyu mavi gözleri ıslak ıslak. Sesli bir nefes veriyor. Ağzı öksürük şurubu gibi kokuyor. Yanağıma avcuyla pat pat diye vuruyor. Dedemi özlemişim. Ben de annem gibi onun elini öpüp alnıma götürüyorum. Ama büyükler “mış gibi” yapıyor. Ben tak diye vuruyorum alnıma. Eli çok kemikli. Hem kemikli hem damarlı. Sabun kokuyor.
Annem şimdi de Mü’nün elini öpüyor. Sonra sarılıyorlar. “Size de haksızlık ettim, kusura bakmayın. Çok zaman geçti ama hâlâ annemin ölümünü…” Sesi titriyor. Ağlayacak mı diye yüzüne bakıyorum, gözleri yaşlardan parlamış ama gülümsüyor. Omuzlarından kocaman bir ağırlığın kalktığını görebiliyorum. O hafifleyince ben de hafifliyorum.
“Olur böyle şeyler,” diyor Mü. “Ne zamandır diyordum Suat Bey’e. ‘Bir tanecik kızın var. Bir tanecik de torunun.’ Ne iyi oldu böyle bayram günü. Hep birlikte.”
Şimdi de eğilmiş beni kucaklayıp öpüyor. Tükürük bulaşan yanaklarımı elimin tersiyle çaktırmadan siliyorum. Camın önündeki kedi gitmiş.
“Ben baklavaları getireyim. Elde açtım vallahi. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım. Küçük hanım, gel bakalım, bana yardım et.”
Elini uzatıyor. Parmaklarından tutuyorum. Baklavayı çok severim. Çorabımın altında ezilen üzüm yapış yapış. Canımı sıkıyor. Ama Mü’nün eli sıcacık. Ve artık o kadar da kötü kokmuyor.



