Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kaçış Yok

İğrenç bu koku…Allah kahretmesin emi. Niye özellikle de tuvalet köşelerinde?

Sanem mi? Evet ya, odur. Başka kim olacak?

Peki neden illa tuvalet, bahçe değil? Doğru ya evin salonundan görülür bahçe, sigara dumanı da. En iyisi tuvalet.

Aklımda on yedi yaşım… Tavuk kümesine benzeyen o evin, o daracık tuvaletindeki saklı sefa… Arkasından girsem midem bulanırdı. Ödlek… her şeyden tırsan, sinik, ezik Meral… Kendini ak pak, masum gösteren, herkesçe beğenilmeye çalışan bir zavallı. Ben de içmiştim o mereti. O zamanlar. Kimseden korkmadan, çekinmeden. “Bunun mezhebi çarpık zaten, nesi doğru ki?” laflarına göğüs gerip, paşa paşa dayak yemeye gocunmadan. İçtim. Ama ne ona benzedim, gizledim ne evdekiler gibi yalan söyledim, çevremdekilere de hiç mi hiç pabuç bırakmadım. Gizlemeyi, yalanı önce kendime ihanet saydım. Bedelini ödedim. Ama değmedi mi?

Ohh…

Şimdi nasıl özgürüm. Nasıl kendimim.

Tak tak…

“Canım iyi misin? Çok kaldın içerde. Merak ettim.”

“İyiyim Selçuk. Yemek dokundu galiba. Bağırsaklarım… Çıkıyorum zaten.”

Değdi, değmez mi bak. Beni nasılım diye merak eden bir kocam oldu. Daha ne olsun?

Tuvalette tahta kapının yanındaki çeşmede kibritten kalma o isli su birikintisi… Aynı. Aynı Meral’in yaptığı… O da böyle saklardı. Suç aletinin izlerini. Suyun içine gömerdi. Bir tek ben bilirdim. O hep masum ben daima kötülüklerin anası. Ne iz bırakırdı ardında ne delil. Ben… Her şeyi meydanda olan, azar işiten, aşağılanan, doğru yoldan çıkmaya meyilli olan, ben. Evin şerefini, namusunu giydiğim pantolonla, beş santimlik ökçemle, savurduğum dumanla ele güne beş paralık eden, ben.

Neyse ki içerde maziyi hatırlatan bir şey yok.

Bizim kümesi hatırlatmıyor.

 Bahçeden içeri adım atar atmaz, “Bakla mı dokundu yoksa, gelemedin bir türlü. İyisin ya?” Söyleyen Sevda. Fabrikadan arkadaşım. “Yok yok iyiyim… geçti. Rakının da etkisi var biraz.” Engin her zamanki gibi. Bitmeyen söz telaşında, cıvıl cıvıl, durmadan şakıyor.

“Her şey hazır Selçuk, para haftaya bankada. Az kaldı az…” Ben… ortada bir yerlerde.

“İşinizi sonra konuşsanız…” desem. “Ben kötüyüm…” desem. “Az önce sigara içilmiş bir tuvalet beni mahvetti…” desem. Yok, işe yaramaz. Diyemem de zaten. Anlamazlar ki.

Durduk yere mi oldum ben böyle? Her Allah’ın günü böyle geçmişle didişip durur muydum? Yok… değil. Ama her an, en ufak bir şey… Bir ses, bir koku, bir kelime. Alıp götürüyor eskiye. İstediğimden değil. Unutamadığımdan değil. Hep o telefon yüzünden.

Televizyonun cızırtılı sesi:

“Zor lekeler mi? Dert etmeyin! Ben Mintax kullanıyorum. Hem temiz…” Sanem, gülüyor. Temizliği dert edenlere şaşıracak yaşta ne de olsa. On altı mı, on yedi galiba. Kendini ispat yaşı. Ama o çoktan pısmayı seçmiş. Gizli saklı tüttürmesinden belli. Söylesem mi şimdi ona, “Ağaç yaşken eğilir,” diye. “Korkma, sakınma bir şeyden,” diye. Yok, annesi yanlış anlar. Hem bana ne. Tepsi elinde tutuyor bana. Alıyorum fincanı. Benim Hakan ne yaptı ki? Dolaptaki yemeği ısıtıp yemiş midir? Kaçta çıkıyordu bugün işten? Evdedir, evde. Uyumuştur bile. Baksana saate, gün devrilecek nerdeyse.

İki divanın önündeki masada çilingir sofrası… Selçuk, “Köydeki evin, tarlanın parası da geliyor. Gün bizim günümüz.” Tokuşturuyor kadehini. Divanın dantel örtülerini düzeltiyor Sevda bir eliyle, “Kızım, az şekerli dedik bu ne böyle?” Gurur kaynağıdır bu danteller onun. Televizyon dolabında, sehpada, telefonun üstünde. Asılı duran her örtüde kendi sabrı, sessizliği gizli. Ben hiç bilmem. Hiç de özenmedim öyle şeylere. Bir ilmek atmışlığım, kazak örmüşlüğüm bile olmadı. Nasıl olsun? Yengem sarma, dolma, mantı yaptırmaktan bana göz mü açtırırdı? Eee, boğaz tokluğumun diyetiydi ne olsa. Ufacıkken öğretmişti bana, pazarda satılsın diye. Varsın kızı dışarda top oynasın, ip atlasın. Annesiz babasız kalmanın bir bedeli olacaktı, olmalıydı. Ama akşam amcam elinde dolu fileyle geldiğinde benim de bir katkım olduğunu düşünmek hoştu doğrusu. Sarmalarım, dolmalarım iyi satardı.

Bak gene düştüler aklıma. Araba takla attığında beni hatırladılar mı o an acaba? O ilk taklada ölümün ne olduğunu anladılar mı, benim kundaktaki altı aylık halim düştü mü gözlerine hiç? Kim bakacak, ne olacak? Geçti mi akıllarından? Kime çektim ben böyle? Bu dik başım bu ölüm yüzünden mi yoksa? İnadım, ölüme bir başkaldırı mı?

“Su getireyim ben anne.”

“Tabii kızım. Dikkat et tulumbanın koluna, kırık ya, çizme oranı buranı.”

Sen Sanem, çık bahçeye çık. Ama önce tuvalete, hııı? Çaktım ben merak etme.

“Bulaşıkları da yıkayıver sonra Sanem.”

“Tamam anne.”

Sevda’nın sesi, “Çayı demleyip geliyorum. Var mı mutfaktan bir şey isteyen?”

Git Sevda git. Ben de içimdeki kirleri şu reklamdaki Mintax’la bir çitileyeyim.

“Acaba babasının parasını çalıp suçu bana attığında ses çıkarmasaydım, bir şey değişir miydi? Meral yine diş bileyip o evdeki her günümü böyle zehreder miydi?

“Al şu elbiselerini benim dolabımdan, divanın altındaki sele neyine yetmiyor,” derdi ya niye demesin? Onu demese, rafın bir gözünü bana ayırdığı buzdolabında, “Başka yere sürme o mikroplu ellerini,” derdi en azından, adım gibi eminim. “Bu kız kokuyor, mutfakta yatsın artık.” Onu da derdi. “Sana fabrikada iş buldum,” da derdi amcam. “Evde kalınca hır gür çıkıyor. Hem sen rahat edersin hem evdekiler.”

Pencereye pıt pıt vuruyor yağmur. Hep sevmişimdir. Aksın… Rahmettir. İçime de aksın, temizlesin beni. Pür-i pak olayım. Yağmurun kokusu açık camdan doluyor içeri. Islak toprak… deterjan… Sonra, bir şey karışıyor o kokuya. Keskin. Boğazı yakan. Nemli, kapalı o yerde, saklanmış Sanem’in savurduğunu zannettiğim o koku. Hayalimde duyuyorum nefesini, hissediyorum. Midem bulanıyor tekrar. Varsaydığım o koku başka kapıları açıyor yine. Dar bir ev. Rutubet. Üst üste yığılmış çamaşırlar ve onun sesi, “Al şunları, bizimkilere karıştırma, kendin yıka.”

“Kalkalım mı Selçuk?” demeye varmıyor dilim bir türlü. Selçuk çok neşeli. Hayalini kurduğu oto galeriyi açacak sonunda. Bir şarkı tutturuyorlar Engin’le.

Çaylar geliyor o ara kırmızı beyaz melamin tabaklarda.

Nasıl bir akşam bugün? Allah’ım ben ne yapacağım? Kafamın içinde kararımı yok ettirecek neler yaşatıyorum kendime… Neden her nefeste tıkanıyorum? Ne yapacağım belli değil mi?

O telefon… Buraya gelmeden önce gelen o telefon. Duyduklarım kulaklarımda uğuldarken daha ne kadar saklayacağım? Kendimden, Selçuk’tan, Vicdanımdan. Kaçmak istiyorum ama kaçamıyorum. Yüreğim ellerimde atıyor, titrek bir kuş gibi.

“Artık erteleyemezsin. Artık yapmalısın. En azından söylemelisin.”

“Anlıyorum senin hıncını… Sürtüğüm ha. Ama yok, ben her şeyi biliyorum. Yüz vermedi Selçuk sana. Gönlü bende olduğunu bildiğin hâlde ayartmaya kalktın. Yalan de. Hadi de. Ama sen onu da dersin, yemin bile basarsın. Tuuu…” Sonra masadaki tencereyi geçirdim kafasına. Ohh. Ve çıkış o çıkış evden. Ayağımda teki var teki yok terlikle. Komşudan Selçuk’u aramam. “Gel kurtar beni, gel. Götür beni uzağa, uzaklara, çok uzaklara.” Bizim fabrikanın arkasındaki sanayide çalışır Selçuk. Mert çocuktur. İnce, uzun, deli mavi, fişek gözlü. Hem ne yakışıklı.

Sonu, dibi bucağı yok bunun söylemeli, kurtulmalı. Pat diye.

“Selçuk, sana diyeceğim var. Bak hele bana. Memleketten aradılar. Deprem… Biliyorsun. Figen ortada kalmış. Tüm aile yok olmuş.”

Selçuk… Cismi divanda ruhu gitti sanki. Öyle donuk. Çıt yok. Havadaki sessiz bir çığ. En beterinden.

Şimdi… Benim yaşadıklarımı Selçuk da yaşayacak. Bu ilk saniyeler, “Duyduğum doğru mu?” sorusuyla geçecek. Sevda ve Engin Figen’i bilmiyor. Televizyonda yine, yine o cızırtılı ses… Bu sefer bir şampuan reklamı. “Hayat devam ediyor,” diyor.

Uzun bir sessizlikten sonra Selçuk hırıltılı sesiyle soruyor:

“Figen… Meral’in Figen mi?”

Tanıdığımız başka Figen olmadığını o da biliyor. Ama yine de sanki “O değil,” dememi bekliyor. Ama kaçış yok, “Evet,” diyorum.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Günay Oktay
Günay Oktay
1973 Adana doğumlu. Emekli hemşire.

POPÜLER YAZILAR