Perşembe, Nisan 23, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bir Pınar Ki

Pınar 1. BİR TATLI HUZUR

<<Bu hikâyede anlatılanların gerçek kişilerle ve olaylarla hiçbir ilgisi yoktur. Onları ben büyük bir aynanın içinde gördüm. Üstelik ayna dumanlıydı ve olmayan bir şehirde geziniyordu.>>

Pınar, omuzlarında haminne yadigârı ipek şal, şalın üzerine gelişigüzel dağılmış, dalgalı, kömür karası saçlar, elinde en sevdiği roman, Anna Karenina. Kim bilir kaçıncı okuyuşu, camın kenarında, kadife kaplı koltukta, her zamanki o en sevdiği Cinderella pozunda, ayaklarını altına almış, pembe yumuşacık kadife battaniyesi dizlerinde…

Salonun diğer tarafında, ceviz ağacından yapılma, antika müzik dolabının üstündeki gramofonda, Tchaikovsky keman konçertosu çalıyor. Kemanın kıvrak, sihirli nağmeleri, okuduğu satırların büyüleyici etkisi…

Genç kadın başka dünyalara yol alıyor.

Artık Boğazın kıyıcığındaki bu asırlık konakta değildir Pınar… Saint Petersburg tren istasyonunda, istasyona canavar çığlıklarıyla giren Moskova trenindedir. Az sonra trenin sıcak konforundan, peronun ıslak granit soğukluğuna inecektir.

Lokomotifin, altındaki, sonsuzluğa uzanan kapkara raylara, bir sırtlan gibi tıslayarak, bölük pörçük püskürttüğü, gri beyaz buhar perdesinin arasından, ısrarla gözlerinin içine bakan bir çift arsız gözle, Vronsky ile göz göze gelecektir.

Vronsky, üzerinde pırıl pırıl üniforması, alev alev yanan bakışlarıyla, kitabın sayfalarından fırlayıp, o kalabalık peronda, her aşkın başlangıcında olduğu gibi yalvaran gözlerle, genç kadının karşısına dikilecektir…

Genç kadın Tchaikovsky’nin, her seferinde yükseltip kanatlandıran, her dinleyişinde uçurup efsunlu diyarlara götüren müziğine öyle dalmış, kendini Tolstoy’un büyülü satırlarına öylesine kaptırmıştı ki…

Asırlık konağın ağır ahşap kapısından telaşla içeri giren saçları briyantinli genç adamın, İngiliz kumaşından ısmarlama yapılmış pahalı takım elbisesine, pırıl, pırıl rugan ayakkabılarına ve asırlık konağın bilge sessizliğine, hiç yakışmayan hırçın bir sesle “Pınar… Pınar…” diye bağırdığını duymadı.

Burnundan soluyarak, “Geç kaldık… geç kaldık…” diye, yüksek sesle söylenip duran genç adam telaşlıydı, zira şirketin büyük ortağı Müsyü Aret’in, yeni satın aldığı muhteşem yalısında vereceği davete geç kalmıştı.

Salonun diğer ucunda, boğaza bakan pencerenin önündeki Berger koltukta, arkası dönük oturan genç kadının kılını bile kıpırdatmadığını görünce, içinde çaresiz bir öfkenin yükseldiğini hissetti, “Sağır mısın Pınar… kime sesleniyorum ben…?”

Cevap vermedi Pınar, zarif uzun parmaklarıyla yanı başındaki, gül ağacından, oymalı antika Kuğulu sehpanın üzerindeki kahve fincanına uzandı. Kahvenin aromasını içine çekerken gözlerini kapamak âdetiydi. Bir yudum, bir yudum daha aldı, gözlerini açtı, kitabın sayfalarına dönmek için acelesi vardı.…

Birden evin içindeki atmosferin değiştiğini hissetti. İlk yaz akşamının huzurlu dinginliği gitmiş yerine telaşlı, bozuk bir enerji gelmişti.

İri siyah gözlerinde bir gölgelenme belirdi, yavaşça başını kaldırdı, tam karşısında, pırıl pırıl üniformasıyla Vronsky değil, İngiliz kumaşından ısmarlama kostümü, pahalı rugan ayakkabılarıyla, iki yıl önce evlendiği kocası dikiliyordu.

Briyantinli genç adam ağzından köpükler saçarak, genç kadının bilmediği, katiyen anlamak istemediği bir lisanda, yüksek perdeden konuşuyordu.

“Geç kaldık, hadi, hadi Pınar, hemen kalk da hazırlan…”

Pınar karşısındaki adama boşluğa bakar gibi baktı, kitabı ters çevirdi, kucağına bıraktı; havadaki sessizliğin uzaması, Pınar’ın, söylenenleri duymuyormuş gibi boşluğa bakması, başka bir zaman olsa briyantinli adamı çileden çıkartırdı.

Lakin bugün farklıydı. O gün öğleden sonra ofisten çıkarken, Müsyü Aret, “Bu sefer mutlaka o güzel karını da getireceksin!” diye defalarca hatırlatmıştı.

Güngörmüş iş adamı, şirketin küçük ortağı İzzet’in yanağını, en babacan tavrıyla okşamış, “Geç kalmayasınız sakın ha!” diyerek sıkı sıkıya tembihlemişti.

İzzet, Pınar’ın yanında diz çökerken, eliyle briyantinli saçlarını düzeltti, boğazını temizledi, “Şey…” dedi, en yumuşak, en ikna edici ses tonuyla… “Hadi hazırlan da Patronu daha fazla bekletmeyelim!”

İşine geldiği zaman kükreyen bir aslan parçası olabilen genç adam istediğini elde etmek için alttan almayı, miyavlayan bir ev kedisi rolünü ustalıkla oynamayı iyi bilirdi…

Oysa Pınar, sahiciydi, kendisiydi, gerçekti. Her sahici insan gibi, riyadan, yalandan ölesiye nefret ederdi.

Evlendiği adamın bu bukalemun hâllerini görünce yüzünü buruşturdu, “Bana söylemiş olduğun gibi saat beşte hazırdım ben paşam, saatine bak, sekize geliyor, asıl sen hangi cehennemdeydin…”

Dilinin ucuna kadar geliveren bu sözleri yuttu.

“Tolstoy usta bu, erkeklerin karakterini ne güzel de analiz etmiş…” diye mırıldandı…

“Yahu bunların hepsi mi böyleydi… İstediklerini alana kadar, yalvar yakar, aşk için âdeta birer dilenci kesilirdi hepsi… Peki, ya istediklerini aldıktan sonra…?”

İzzet’in attığı taklalar, yaptığı manevralar geldi genç kadının aklına… Aynı Vronsky’nin yaptığı gibi, ısrar, yalvarma, tek taş, kamyon dolusu çiçek, pırlantalar…

Hepsi Pınar’ı evliliğe ikna edene kadar…

Sonrası bu modeller için ne kadar da basitti. Hayat sadece onların egolarından ibaretti, çevrelerindeki her şey dekor, bir tek onların dünyaları bu kadar kıymetli…

Hoş geldin Vronsky…

Kocasına kalsa Pınar bir süs çiçeği gibi olmalıydı, süslenmeli, püslenmeli, takıp takıştırmalı… Gel deyince gelmeli, git deyince…

Alesta! Hazır, onun keyfini beklemeliydi…

O böyle düşünedursun, diğeri, içindeki o ses hemen ortaya çıktı, “Kalk giyin kızım!” dedi, “Adam telaşlı, sana ihtiyacı var, besbelli…!”

Her zamanki gibi tam zamanında maydanoz olmuştu…

O, daha ölçülüydü, daha geleneksel, hanım hanımcık, daha kadınsı…

“Kadın dediğin isyankâr olmamalıydı, terslenmek, huysuzluk etmek, kapris yapmak, hiç kadın kısmına yakışır mıydı…?”

Pınar, iç sesiyle kavgaya tutuşmadı, zira bütün bir öğleden sonra boğaza karşı, koltuğunda, elinde kitap ve gramofonda çalan müziklerle, güzellikler biriktirmişti içinde…

Okuduğu satırlar ve kemanın kıvrak nağmeleri… Tolstoy ve Çaykovski…İki dâhinin etkisi…

Ruhu sevecenlikle öyle dolu, yaşadığı o anlar öyle sihirliydi ki ne iç sesiyle ne de kocasıyla tartışıp içindeki pembe sevecenlik bulutlarını dağıtmaya kıyamadı.

Aksine, uysal bir genç kadın gibi, kendini hayatın akışına bıraktı, kitabını kapattı, ayağa kalktı.

Hareketleri ne çok hızlı ne çok yavaştı.

Odasına çıktı, giyindi, takısız, en sade, siyah tek parça kolsuz elbisesi, omuzlarında kan kırmızısı ipek şal; ne bir ruj ne boya ne makyaj…

Kapının önüne, akşamın serinliğine kocasından önce çıktı. Her zamanki gibi İzzet Bey’in süslenmesini bekleyecekti…

İzzet salondaki boy aynasında profiline hayranlıkla bakarken gömleğinin yakasındaki ruj lekesini fark etmiş, telaşla, sudan bir bahane uydurarak üst kata çıkıp, üstünü değiştirmişti.

Aynada saçlarını tararken, o gün öğleden sonra H otelinin süitinde on dokuz yaşındaki sekreteri Hayganoş’ la geçirdiği saatler geldi aklına. Güçlükle zapt etti gülümsemesini.

Pınar oldum olası sosyetik davetlerden hazzetmezdi.

Tanımadığı insanların abartılı ilgisinden, kalabalığın aynı anda konuşmasının çıkardığı, kulaklarını tırmalayan boğuk, anlamsız uğultudan, sonradan dedikodusunu yapacaklarını bildiği insanların sahte kibarlığından uzak durmaya çalışırdı.

Varsın asosyal desinler, kendi kendine kalmayı severdi, doğayı, gökyüzünü, sonsuzluğu…

Yağmurun kokusunu içine çekmek, yağmurda ıslanmak, ıslak çimlerde çıplak ayakla koşmak, denizin iyot kokan tuzlu suları ağzına burnuna genzine dolarken, suların içinde taklalar atmak…

Bisikletinin tepesinde, rüzgârı göğsünün siperinde, yüzünde, bedeninde, iliklerinde hissederek pedallara asılmak, olmadık çılgınlıklar, muziplikler yapmak, kurallara uymamak…

Evlenene kadar kocası, Pınar’ın bu basit zevklerini paylaşmış, birlikte bisiklete binmişler, yüzmüşler, kırlarda koşmuşlar, birlikte ıslanmışlardı…

Evlendikten sonra, heyhat, İzzet Bey Mercedes’inden inmemiş, bisiklete hiç binmemiş, hele kırlarda piknik yapmayı… Haşa!.. Temelli reddetmişti…

“Ben iş adamıyım, ben salon adamı İzzet…’’

Kendisine vehmettiği önemli adam vesvesesiyle, o davet senin bu restoran benim… Beş yıldızlı mekanlardan şaşmamış, Pınar’ı da kendi yaşam tarzına alıştırmaya çalışmıştı.

Pınar alışmamıştı!

Kocasının zoruyla geldiği bu davette, ışıltılı avizelerin aydınlığında, kalabalık bir grubun ortasında, durmadan konuşan kocasının yanında, fena halde canı sıkılmaktaydı.

Gözleri salonun diğer köşesinde, terasa açılan kapının hemen yanında, Strauss valsleri çalan altı kişilik küçük orkestraya takıldı.

Bu önemli! Erkeklerin arasında bir süs çiçeği, bir aksesuarmış gibi hissetmeye başlayan genç kadın, içinde yükselen çaresizlik duygusuyla, onların yüksek perdeden çıkan seslerine kendini kapattı…

Orkestra Tuna Dalgaları Valsini çalmaya başlayınca müziğin ruhunu ele geçirmesine izin verdi. Bütün hücrelerine yayıldı, Strauss’un o eşsiz zarif melodisi.…

Genç kadın ruhunda o bildik kıpırtıları hissetti, salonun diğer tarafına doğru küçük bir adım attı…

Diğer kadınların aksine, son derece sade, üzerinde kolsuz, siyah tek parça elbise ne ruj ne takı ne makyaj, altı kişilik orkestranın yanından geçti, terasa açılan yarı açık kapıdan gecenin serinliğine süzüldü.

Rıhtıma şıpır şıpır vuran dalgaların sesi, ilkyaz akşamının ılık nefesi, denizin baştan çıkaran kokusu… Deniz, iyot, yosun, içinde yükselen özgürlük duygusunu hissetti, gülümsedi.

Boğazın hafif hafif çırpınan koyu lacivert sularına bakınca balıklama suya dalmak geldi içinden…

“Hadi İzzet, var mısın…” demişti kocasına, gene böyle yıldızlı bir gecede, “Hadi denize atlayalım bu gece…”

İzzet bey, karısına tuhaf bir yaratığa bakarmış gibi bakmış, ağzında kocaman purosu, öğrencisini azarlayan bir başöğretmen edasıyla başını iki yana sallamıştı… “Cık, cık, cık…O nasıl lakırdı öyle…”

İki eli ahşap korkuluklarda, bedeni gergin, uzun bacakları iki yana açık, ayak parmaklarının üzerinde yükseldi, omuzlarını geriye attı.

Bıraksalar, ince uzun bedenini bir ok gibi gererek ve karanlığın içinden bir yıldız gibi kayarak, ahşap korkulukların üzerinden fırlayıp, serin tuzlu suların büyüleyici sonsuzluğuna balıklama dalacaktı…

“Sakın ha Pınar… Aklını başına al…!” dedi içindeki çok bilmiş. Böyle fırsatları hiç kaçırmazdı, “Unutma sen aklı başında bir kadınsın, evlisin, sorumlulukların var…”

“Peki, suya atlamıyorum…” diye söylendi Pınar, “Ama unutma, benim hayallerim var…”

Gözleri kapalı, bütün duyuları açıktı, hayal dünyasına daldı, zaman, mekân kayboldu…

Hemen ayaklarının altında kıpırdaşan koyu lacivert karanlık sular, iyot kokan, tuz kokan, özgürlük, macera, sonsuzluk kokan…

İçinden geçen çılgınlıklar, karanlık sulara tek başına, balıklama, çırılçıplak dalmalar, kulaçlar…

Ayın şavkı, pembe çıplak kulaçlarının ay ışığı altında yarattığı yakamozlar, denizin üzerinde kıpırdaşan nazlı dalgalar, onlarla oynaşmalar, taklalar, kahkahalar… Çekincesiz, çılgınca, içinden, yüreğinin ta dibinden kopup gelen en edepsiz, en sansürsüz kahkahalar…

Tek parça elbisesini geren dolgun, biçimli göğüsleri, akşamın serinliğinde sertleşen meme uçları, sanki denizle bir an önce kucaklaşmak ister gibi, dimdik ileriye doğru savrulmuştu… Genç kadın ensesinden, sırtına, oradan kuyruk sokumuna doğru tatlı bir ürperti hissetti.

Afrodit’i kıskandıracak güzelliğiyle, kalçalarına doğru akan siyah uzun saçlarıyla, önünde sonsuzluğa uzanan koyu lacivert suların şıpırtısını, hayranlıkla, içindeki uslanmaz kız çocuğunun heyecanıyla dinliyor, içinden dünyanın bütün okyanusları geçiyordu.

Sonsuzluk kadar uzun bir süre sonra gözlerini açtı, ruhu yıkanmıştı. Ne vesvese kalmıştı ne endişe… Bütün kaygılarından arınmıştı. Geri dönme zamanı…

Terası kararlı ufak adımlarla geçti, salonun yarı aralık kapısından içeri girdi, altı kişilik orkestra müziğe ara vermişti.

Ne gam…! Genç kadının ruhunda okyanusların konçertosu, dalgaların senfonisi, uzak deniz korsanlarının rapsodisi çalmaktaydı.

Pınar’ın gözlerindeki yenilenmiş parıltı, salondaki süslü hatunların üzerindeki pırlantaların sahte ışıltısını gölgede bırakıyordu…

Daha birkaç dakika önce, aynı salondan terasa çıkarken, âdeta kimseye görünmeden dışarı süzülmek isteyen genç kadın, şimdi omuzları hafifçe geride, göğüsleri ilerde, kusursuz bir Venüs heykeli ayağa kalkmış, canlanmış gibi, kendinden emin adımlarla salonu boydan boya geçti.

Yüzünde, kim olduğunu, kendi değerini bilen insanlara has o gururlu aynı zamanda mütevazı gülümsemeyle, önünde açılan, kendine yol veren kalabalığa, erkeklerin aç bakışlarına aldırmadan yürüdü, içki dağıtan general üniformalı hizmetkârın önünde durdu, tepsiden bir kadeh şampanya aldı.

Gülümsüyordu.

Az önce kendini iyi hissettirmeyen kalabalığa şimdi, kimsenin yardımı olmadan, kendi içinde, kendi kendine yarattığı sevecenlikle bakıyor, onları yargılamadan, fotoğraf çeker gibi seyrediyordu…

Onlardan biri olmadığını biliyordu…

Haşa katiyen onları küçümsemiyordu, hafife falan aldığı da yoktu… Gene de herkesin birbirine özendiği, daha zengin, daha gösterişli, daha, daha, daha…olmak istediği, tek ölçünün para ve paranın satın alabildiği şeyler olduğu bu yere ait değildi!

Pınar rahmetli haminnesinden, hayatın, kendilerine verilen bir hediye olduğunu, sadece ona sahip olmanın bile ne büyük bir neşe, nasıl bir coşku kaynağı olduğunu öğrenmişti…

Hayatı basitleştirmenin erdemini, onu olduğu gibi, bize verildiği gibi, iyisiyle, kötüsüyle, güzeliyle, çirkiniyle kabul etmeyi, her gün yeniden doğan güneşe, hayretle, sevgiyle, minnetle bakıp, şükretmeyi öğrendiği gibi…

Pır, pır eden yüreği, şimdi, meleklerin katından kendine destek olmaya devam eden haminnesine minnet duygularıyla doluydu…

Dönüş yolunda sessizliği ilk bozan İzzet oldu; “Hani hoşlanmıyordun bu davetlerden, kalabalıklardan, maşallah, salon bütün gece yankılanıp durdu senin kahkahalarından…!’’

Sorular birbirini izledi, “Falanca ne dedi… öteki kimdi… diğeriyle ne konuştunuz…?’’

Gecenin bu saatinde tartışmak, Pınar’ın en son isteyeceği şeydi.

Bir ceylanın esnekliğiyle sekerek evinin kapısından girdi, üç basamağı indi, salonu boydan boya geçerek camın önünde durdu.

Boğazdan şilepler geçiyordu.

Homurdanmaya devam eden kocasına aldırmadı. Saat gece yarısını çaldı.

“Oğlum!” demek istedi kocasına, “Gel de şu manzaranın keyfini çıkarsana benimle tartışacağına… Hafif bir müzikle, camın kenarında, boğaza karşı, mum ışığında…” Diyemedi.

Pınar evliliğine bir yol kazasıymış gibi baktığını ilk defa nerede fark etmişti, hatırlamıyordu.

İyi niyetiyle, içtenliğiyle, sevecenliğiyle, hobileri sayesinde içinde biriktirdiği olumlu duygularla geminin su almamasına çaba gösteriyor, git gide birikmekte olan hayal kırıklıklarını, halının altına süpürmeye devam ediyordu.

Çift kişilik yalnızlığa alışmak istemiyordu. Her gün bisiklete biniyor, elinden kitap düşmüyordu. Sonra bir gün yazılar yazmaya başladı. Ufak bir hikâyeyi diğerleri izledi.

Dedesinden kalma maun yazı masasının üstünde, pırıl, pırıl daktilosu önünde, bilinmedik memleketleri, şehirleri keşfediyor, okyanusları denizleri geçiyor, dağlarda ateşler yakıyordu…

İzzet, hemen her konuda olduğu gibi karısının yazma tutkusunu da hafife aldı.

Bırakın yazmayı, okumak bile yeni zengin adam için vakit kaybıydı, “Ne yani…’’, deyiverdi günlerden bir gün, camlı kütüphaneyi işaret etti…

Pınarın yere göğe konduramadığı yazarlar, Tolstoy, Dostoyevski, Proust yazmıştı da ne olmuştu, yazdıkları ne işe yaramıştı…?

Genç kadın, gene içindeki o muhafazakâr sese boyun eğmiş, “Hadi bu seferlik de sus Pınar…!” demişti.

Susmayacağı gün gecikmeyecekti…

Pınar’ın tüm ümitlerini bitiren, halının altına süpürdüğü bütün hayal kırıklıklarının etrafa saçılmasına, hayalinde kurduğu sırça sarayın yıkılmasına sebep olan, bardağı taşıran son damla gecikmedi…

Karısının, durmadan yazması, yazarken eğlenmesi, neşesi, tek başına kalmayı bilemeyen adamı içten içe öfkelendiriyor, karısının kendi kendine yettiğini gördükçe içten içe hırslanıyordu.

Eline geçen her fırsatta karısına sataşıp durdu.

Pınar’ın gözlerinde çakan şimşekleri görebilseydi, susardı, devam etmezdi…

Göremedi…

“Yahu…’’, dedi bir akşamüstü ağzındaki kocaman Havana purosunu tüttüre, tüttüre, “Gel sana bir kitapçı dükkânı açayım şehrin en işlek caddesinde…”

Pınar’ın daktilosunun tıkırtıları durdu…

Tehlike sinyallerini fark etmeyen İzzet, umursamaz devam etti sözlerine, “Ben ciddiyim, gel açayım sana şu kitapçı dükkânını, bak o zaman nasıl para kazanmaya başlayacaksın… Ne o güzel gözlerini ne de beyinciğini bu kadar zorlayacaksın…!’’

Burası artık burası sözün bittiği yerdi, Pınar’ın eli ayağı buz kesti, ince zarif parmakları daktilonun tuşları üstünde öylece durdu kaldı…

Oluşan fiili durumu içinde sindirmek, yükselen öfkesini dindirmek için gözlerini kapattı, içinden, önce beşe kadar, sonra elli beşe kadar saydı…

Artık ne tereddüt ne kaygı…

Kararı İzzet’in bu sözleri vermişti, uzun süredir kafasını kurcalayan, bir türlü çözemediği teoremin cevabını bulmuş bir matematikçi gibi rahatladı, derin bir nefes aldı, gevşedi.

Pınar’ın tek kaygısı şimdi, bu işi, sessizce çözecek, etrafı velveleye vermeyecek, iyi bir boşanma avukatı bulmak….

Sonra da yazmak, yazmak, yazmak ve yazmaktı…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Engin Çolpan
Engin Çolpan
Kadıköy Maarif Koleji ve İTÜ Mimarlık mezunuyum. Yüzme, bisiklet, klasik müzik, jazz, şiir, edebiyat ve güzel olan her şeyin tutkunuyum.

POPÜLER YAZILAR