Ne demek ‘evinin kadını’? Ev nedir ki? ‘Dört duvar’ mı, ‘yuva’ mı, ‘aşk’ mı, ‘itaat’ mı, ‘zorunluluk’ mu yoksa ‘mutluluk’ mu?
Kalktı, sabah hazırladı kahvaltıyı. Koca işe, çocuklar okula. Günde birer don desen kirli, yıkanacak; haftada otuza yakın eder dört kişiye. Kuş kadar para var cüzdanda. Oğlan köfte istedi, kız pirzola. Halbuki iki kilo soğanla yetiyor bir kilo patlıcana. Çamaşır suyunu boş içecek şişesine doldurtup, sulandırıyor mecburen. Ortaokul terkten önceki son seneydi aldığı o ders: ev ekonomisi. Ara kademeleri atlayıp direkt master’s degree!
Akşam, adam yine beylik boğası gibi saldıracak. Başının ağrıması nafile. Soğan yemese bari bu gece… O çok beğendiği kırmızı elbiseyi istese, boşalınca bu ay alır mı ki?
Küçük bir kızdı hani; saçları iki yana örgülü. Dayısının gurbetten yaz tatiline getirdiği bebekle oynarken ne büyüktü hayalleri. On yedisinde çizildi üstü hepsinin, rengi kara. Daha boyu yetmezken, tabure üstüne çıkıp kar gibi çarşafları asmaya başladı ipe. Okuyup da ne yapacaktı sanki? Sevgilisine mektup mu yazacaktı yoksa dili mi uzayacaktı kız kısmının? Sesi içine kaçtı zamanla, hayalleri un ufak. Niyetleri boşa, umutları karaya, kimliği boşluğa düştü. Evinin kadını, çocuklarının anası, kocasının karısı oldu.
Bir öğretmen olmayı istemişti halbuki. Şöyle lacivert döpiyes içinde, hafif ökçeli ayakkabısıyla bir Anadolu kasabasında. Yıllar sonra saçlarına ak düşünce mesela, aklı hafif bulutlu; bir delikanlı ile karşılaşacaktı. “Siz benim ilkokul hocamsınız, hani tam okulu bırakmak zorundaydım, sanayiye çırak olacaktım da eve gelip babamı ikna etmiştiniz, hatırladınız mı? Sayenizde hocam, üniversitede mühendis oldum. Yine sanayideyim ama büyük bir farkla şimdi,” diyecekti çok sonradan hatırlayacağı bir öğrencisi. Ya da ne bileyim bir kocası olacaktı; kolalı yakalı gömleğinin ütüsü bozulmadan eve gelen, elinde çiçeklerle. Unuttuğu evlilik yıldönümünü hatırlatacaktı adam mis kokulu bir buketle. “Bu akşam yorma kendini hayatım, dışarda yiyelim,” diyecekti.
Ayda bir saçını boyatmak isterdi belki. Ya da son model bir telefonla her açıdan selfie çekmek. Etek boyunu defalarca kontrol etmezdi, çocuklarının parmak iziyle lekelenmiş aynada. Uçuk pembe bir ruju olurdu yaz mevsiminde kullandığı. Kız kıza yemeğe çıkardı arkadaşlarıyla her ay başında. Bir kediye bakardı, belki sıcacık uyurdu her gece koynunda.
Sadece kendi istiyor diye bir erkeğe dokunurdu. “Adını söyleme sakın, bilmeyeyim” oyunu oynardı tek bir gece göreceği bir adamla. Kız kıza tatillere çıkılırdı. Bir altın gününe girer; kısır, kek ve börek yapardı, kim bilir. Annesini aramaktan çekinmez ve her şeyi konuşurdu. Anlaşamadığı kocasından, yürütemediği evliliğinden vazgeçer; hemen baba evine dönerdi, güvenseydi.
Sırf kafası kaldırmıyor diye yaz okuluna yazdırırdı çocuklarını. Ay sonunu nasıl çıkarırız diye düşünmek zorunda olmasa yatılı bir yardımcı alırdı. Kayınvalidesine çocukları bırakıp maniküre giderdi; ateş kırmızısı bir oje için. Saçlarını fönletince kocası çok beğenirdi, belki. Geçen yazdan kalan mayosunu bu yıl yeni bir bikini ile değiştirirdi. Ehliyetini alıp şehirler arası giderdi.
Onun bunun eskisiyle idare etmek yerine modayı takip eder; kalp sağlığı için her akşam bir kadeh kırmızı şarap içerdi. Mum ışığında romantik sohbet sonrası sırf kendisi için sevişir; istemediği zaman reddederdi.
Bu devirde “çocuk” da neymiş, der; bir vakıfta gönüllü olarak çalışırdı. Hayvanların hakkını savunur; doğru bulmadığı için et yemeyebilirdi. Akşam çitlenen çekirdeği temizliğe gelen ablaya kadar süpürmez, yağan yağmurun camlarda bıraktığı izleri görmezden gelirdi.
Bu bayramda ilk kendi annesine gitmek isteyebilir ya da deniz kenarı bir tatili tercih edebilirdi. Paketlerce çikolata yer, uzayan kaşlarını erteler, yeşil sabun yerine duş jeli kullanabilirdi.
Rızasız ilişki yerine fantezi kurar, kadınlığını dibine kadar keşfedebilirdi. Sorsalar gelinliğe kırmızı kuşağın saçma olduğunu söyleyip; çarşafını ertesi sabah çöpe atardı.
Evi ev yapanın kendisi olduğu görülsün ister; çocuklarına sadece inandığı değerler ile annelik eder, tapulu mal yerine hayat arkadaşı olurdu. Çizilen sınırların dışına çıkamadıkça, hakkı elinden alındıkça solan bir çiçek olmak yerine, mis gibi kokusunu salardı. Yuva demek istediği yeri hapishane görmez, mahkumiyetinin bitmesini beklemez, acı yerine mutluluğu tercih ederdi.
Evine hapsedilen tüm kadınların ahı üzerinize olsun. Potansiyellerindeki tüm enerji, onlara haksızlık yapanlarda kinetiğe dönsün de huzur vermesin. Kırılan hayalleri dağılsın, ruhlarınızı kesip kanatsın. Sonsuz umutları ayağınıza dolansın da bağ olsun. Hedeflerinden dönüp canınızı yakan oklar olsun; gerçekleşemeyenler.
Gecelerini kapayan dumanlarda boğulun. Bağıramadıkları sesler, boğazınıza düğüm olsun. Yediğiniz haklar haram olsun. Çaldığınız gülücükler zıkkım olsun. Sormadığınız hatırlar kalsın sizde; borç olsun. Kıydığınız kadar kıyılın. Hükmü olmayan yasalarda çürüyün.
Markete gitmek için sizi bekledikleri zamana muhtaç kalın. Gözlerinin kalıp da giyemedikleri kıyafetlerin ipliklerinde boğulun. Sömürdüğünüz sevinçleri boğazınıza dursun. Soldurduğunuz renklerine kör olun.
Ördüğünüz görünmez parmaklıklarda hapsolun. Işığını aldığınız hayatlar size zindan olsun. Uykusuz geçen geceleri sizde sabaha kavuşmasın. Acıttığınız her yerden kanayın. Yazık ettiğiniz her an üzerinize yük kalsın.
Bunlar da sizin ayıbınız ve boynunuza borç olsun!



