Evdeki işlerimi toparlayınca balkonda keyif kahvemi içer, ardından hava almak için evimin yakınındaki parka giderdim. İkindiyle akşam arasındaki o iki saat; çocuk sesleri, kuş cıvıltıları ve ağaç gölgeleri arasında geçen, kendime ait tek zamandı. Hayatımdaki en büyük lüks de buydu.
Her zamanki bankıma oturmuştum ki arkamdan gelen bir sesle irkildim. “Teyze, biraz yana kayar mısın? Ben de oturayım.”
Bankın öbür ucu bomboş olmasına rağmen geldi, inadına dibime oturdu. Yüzüne dikkatle bakınca, eski Yeşilçam filmlerinde adı jeneriğe bile yazılmayan; kahvehanenin bir köşesinde iskambil oynarken iş bekleyen figüranlara benziyordu. Bahar olmasına rağmen modası geçmiş bir palto giymişti. Saçı dökülen uyanıkların yaptığı gibi, yandaki üç beş teli uzatıp limon suyuyla tepesine yapıştırmıştı. Üstelik limonun lifleri hâlâ saçlarının arasında parlıyordu. Kılıksızlığından ürküp kalkmayı düşündüm ama o, hiç oralı olmadan konuşmaya başladı.
“Teyzeciğim, galiba yakınlarda oturuyorsunuz. Ben sizi uzaktan her gün görüyorum.”
Dizlerime koyduğum çantamın fermuarını yoklayıp cüzdanımı kontrol ettim. Ah Serpil ah… Hemen kalksaydın ya! Ne gerek vardı? Şimdi hiç sormadan hayat hikâyesini anlatmaya başlarsa otur dinle. Bir de bana “teyze” diyor. Oysa benden en fazla üç beş yaş küçük.
“Aa evladım, şu arkadaki sitede oturuyorum.”
Bravo Serpil! Açık adresi de verseydin bari. Adam hırlı mı, hırsız mı, uğurlu mu, uğursuz mu belli değil. Zaten başıma ne geldiyse şu çenemin yüzünden geldi. “Komşuyuz,” dedi adam. “Ben de parkın arkasındaki ikinci binada oturuyorum.” Eh, o da adres verdiğine göre korkacak pek bir şey kalmadı. Demek ki tek saftirik ben değilmişim.
“Ben sizi hiç bu parkta görmedim.”
“Ben normalde şelalenin arkasında otururum. Bir haftadır bu banka dadandım.”
Dadanmışmış… İnşallah bana da dadanmaz.
“Teyze, sen görmüş geçirmiş bir kadına benziyorsun. Tevellüdün kaç? Yani kaç yaşındasın?” Bunu öyle yüksek sesle söylemişti ki beni sağır sanmış olmalıydı.
Elinin körü! Ne soru ama… Bir de “teyze” dedikçe tansiyonum bir kademe daha yükseliyor. “Ayol çocuğum, kadınlara yaş sorulur mu? Anan kadar varımdır. Annen hayattadır inşallah.”
Sohbeti bitirmeye çalışırken yine aynı hataya düştün Serpil. Sana ne adamın annesinden? Nüfus memuru musun?
“Çok şükür hayatta. Gözümün nurudur, bir tanemdir benim annem. Benim annem tam bir Osmanlı kadınıdır. Şimdi öyle kadınlar kalmadı.”
“Haklısın,” deyip susmak da bir seçenekti. Ama adam resmen beni düelloya davet etmişti. “Nesi varmış şimdiki kadınların?”
“Bak teyzeciğim, ben evlenmek üzere; helal süt emmiş, iyi aile kızı arıyorum.
Şaşkınlığımı gizleyemedim. “Siz hâlâ evli değil misiniz?”
“Teyze, sence ben kaç yaşındayım?”
Kuru üzüm gibi buruşmuş suratına bakılırsa yüz yaşında bile olabilirdi. Ama yine de, “Ben pek anlamam çocuğum ama kırk yaşlarında varsınız sanki.” Uzun zamandır fırça yüzü görmediği belli olan dişlerini göstererek kahkaha attı. “Herkes öyle söylüyor! Ben elli beş yaşındayım ama göstermiyormuşum.” Nah göstermiyorsun! Sana bulaşmamak için çalıyı dolaşmaya karar vermesem en az yetmiş derdim. “Ehe ehe… Teyzeciğim, insan tabii kendine bakmalı. Ben kendimi pek yıpratmadım.”
Allah’tan yıpratmamış! Ayakta ölmüş de selasını okumayı unutmuşlar. Nereden bulaştın bu manyağa Serpil? Beklediği fırsatı bulmuş gibi anlatmaya başladı. “Ben annemin tek erkek çocuğuyum. Babam köyün muhtarıydı. Çok muhterem bir adamdı. Herkes sever, sayardı. Allah’a şükür durumumuz da iyiydi; tarlalarımız, bağlarımız, bahçelerimiz vardı.
Askerden geldikten sonra babam, ‘Oğlum, vatani görevini yaptın. Uzat ayaklarını, dinlen,’ dedi. Ben de bir ay, iki ay değil, tam iki yıl dinlendim. Sonra bir marangoz dükkânında işe girdim. Çalışmaya başlamamın üçüncü günü babam beni görmeye geldi. Beni talaşın, tozun içinde görünce hemen önlüğümü çıkarttırdı. Usta musta dinlemedi. ‘Sen koskoca muhtarın oğlusun. Birinin yanında çalışmak sana yakışır mı?’ dedi. Beni kolumdan tuttuğu gibi eve götürdü. Ama bak orada bir şey öğrendim, o da iki kere ölçeceksin, bir kere keseceksin. Bu bir hayat dersidir.” Bir an sustu. Derin bir nefes aldı. Gözleri uzaklara daldı.
“O günden sonra her sabah annemin hazırladığı kahvaltıyı yapar, babamla birlikte köy derneğine giderdik. Babam kapıdan girer girmez elini öpmeye koşanlar, ‘Muhtarım hoş geldin,’ diye etrafında dönenler olurdu. Büyük adamdı benim babam. Birlikte kâğıt oynar, akşama kadar dernekte otururduk. Babam da benimle gurur duyardı. Gelen geçene, ‘Bakın, bu benim oğlum Yaşar,’ diye tanıştırırdı.” Sesi bir anda kısıldı. “Gel gör ki mürüvvetimi göremeden rahmetli oldu. Bir anda koskoca dünyada anamla ben yapayalnız kaldık. Bir Köroğlu, bir Ayvaz…”
Mendiliyle alnını kurulayıp anlatmayı sürdürdü. “Babam ölünce derneğe gitmeyi bırakmadım. Allah var, bana saygıda hiç kusur etmezler. Kapıdan girince, ‘Muhtarın oğlu Yaşar gelmiş,’ derler. Ama ardından da, ‘O muhterem adamın soyunu sürdürmeyecek misin Yaşar? Ne zaman evleneceksin?’ diye sorup dururlar. Bence de haklılar. Babam muhtardı. Babam çok itibarlıydı. Babam beni çalıştırmadı. Babam benimle gurur duyardı. Eee, sen ne yaptın Yaşar?”
Daha fazla dayanamadım. “Peki sonra? Bir işe girmeyi hiç düşünmediniz mi? Nasıl geçiniyorsunuz?” “Anamın, babamdan kalan dul maaşı var. Şükür, başımızı sokacak bir evimiz de var. Köydeki malları kız kardeşlerimin çeyizi için sattık. Allah’a şükür geçinip gidiyoruz. Benim zaten parayla pulla pek işim olmaz teyzeciğim.”
Ağzının ortasına bir tane vuracaksın… Muhtarın oğlu olmak bunlarda dük olmak gibi bir şey herhalde. Çok zor tutuyorum kendimi. Hiç aldırmadan anlatmayı sürdürdü. “Anacığım çok titiz kadındır. Evin çöpünü bile bana attırmaz. Sabah kalktığımda ütülenmiş kıyafetlerimi yatağımın başucunda hazır bulurum. Dışarı çıkarken üstümü başımı kontrol eder. ‘Sakın üşütme evladım,’ diyerek beni öpüp uğurlar.”
Sesinde ilk kez hafif bir hüzün belirdi. “Ama şimdi yaşlandı…” Kısa bir sessizlikten sonra yeniden konuştu. “Geçen hafta tanıdıklar vasıtasıyla bir kızla görüştüm. Ama şimdiki kızlar çok aç gözlü olmuş teyzeciğim. Cıncık boncuk istiyorlar, araba istiyorlar, ayrı ev istiyorlar… Bana, “Ananla oturmam,’ dedi.” Başını iki yana salladı. “Şimdi ben anamı sokağa mı atayım? Neler duyuyoruz… Bir arkadaşımız, evleneceği kız istedi diye annesini huzurevine koymuş. Ben de mi öyle yapayım? Koskoca muhtarın oğlu Yaşar’a yakışır mı bu?”
“Yani diğer her konuda anlaştınız da mesele sadece annenle yaşamak mıydı?” Bankta bana biraz daha yaklaştı. “Şimdilerde helal süt emmiş, tok gözlü, insan evladı bir kız bulmak hiç kolay değil. Benim gibi damat zor bulunur. İçkim yoktur, kumarım yoktur, zamparalığım yoktur… Bir tek sigara alışkanlığım var. Onu da sarma tütün içerim. Allah’ın izniyle iki paketten bire düşürmeye çalışıyorum. Yani insanın bir yerde de şansı olacak.”
Şansı olacak… Evet, galiba bütün mesele buydu. Ben de onun üslubuna uyarak başımı salladım. “Doğru söylüyorsun. Şans da lazım.” Adam memnuniyetle gülümsedi. “Gelir gelmez sana, ‘Biraz yana kay,’ dedim ya… İnşallah kusuruma bakmamışsındır teyzeciğim.”
“Estağfurullah.”
“Geçen hafta ben yine bu bankta otururken bir kuş geldi, omzuma pisledi. Eve gidince anneme anlattım. O da, ‘Keşke kafana denk gelseydi oğlum da talihin açılsaydı,’ dedi.” Yüzünde çocukça bir umut belirdi. “O günden beri her gün gelip bu banka oturuyorum. Belki bu kez kafama pisler de talihim açılır…” Artık daha fazla dayanacak gücüm kalmamıştı. “Benim akşam yemeğini hazırlamam gerekiyor,” diyerek ayağa kalktım. Vedalaşıp markete doğru yürüdüm. Birkaç adım attıktan sonra merakıma yenildim. Dönüp arkasından baktım.
Yaşar, bankın tamamına yayılmış, başını iyice geriye yaslamıştı. Gözlerini gökyüzüne dikmiş, sabırla bekliyordu.



