Sahile doğru inerken hemen köşede kalıyor; salaş bir mekân, ufak tefek… Kafe desen değil, çay bahçesi desen değil baktığında. Beton zemin üzerine atılmış tahta masalar, tahta sandalyeler… Üzerine örtülen örtülerin bazıları belli ki firmalardan eşantiyon gelmiş. Hepsi birbirinden farklı renklerde ve uyumsuz.
Sahipleri tatlı, tonton bir çift: Ahsen Abla ile Tevfik Abi. Yıllar önce evlenmişler, bir çocukları olmuş. Burayı da almışlar hasbelkader, işletiyorlar. Kadınlar geliyor okey oynamaya, gün yapmaya. Kendi aralarında, burası da bizim kahvemiz, diyorlar. Her gün evdeki işlerini hızlıca yapıp soluğu orada alanlar var.
Biz de bir gün dershaneyi asıp gidiyoruz oraya okey oynamaya. Çayı, limonatası derken bir iki, bir iki… Artık biz de müdavimiyiz bu “Kadınlar Kahvesi”nin. Genciz tabii, oradaki yaş ortalamasını bayağı bayağı düşürüyoruz. Ama bizi görünce yüzlerde gülümseme oluşuyor. Gençliğimiz, neşemiz, heyecanımız ve kahkahalarımız mutlu ediyor herkesi.
O gün okey oynamaya ilk gittiğimiz arkadaşlardan biri ile de git gide yakınlaşıyoruz birbirimize. Günler geçiyor, arkadaşlık ilerliyor. Her dakika konuşmalar, mesajlaşmalar artıyor. Üniversite sınavına girmişiz; bir telaş, bir heyecan bekliyoruz sonuçlar açıklansın diye. Heyecanımıza heyecan ekleniyor birbirimizi her gördüğümüzde. Kalbimizde kelebekler, bazen ellerimizde çiçekler… Bir de bizim mekânın çiğ börekleri… Aman nasıl da tatlı geliyor bazen paylaştığımız o çiğ börekler. Kokusu ayrı, tadı ayrı güzel. Bir daha yendi mi öylesi? Sanmam.
Küçük bir şehirde yaşıyoruz ve o zamanlar öyle sokaklarda el ele yürüyen sevgililerden olamıyoruz maalesef. El ele tutuşarak oturabildiğimiz, birbirimize olan sevgimizi özgürce dile getirdiğimiz tek yer burası. Şahitlerimiz de tepemizdeki ağaçlar, etrafta oturan teyzeler ve Ahsen Abla ile Tevfik Abi…
“Ah, bizim gençler gelmiş yine!” diyor teyzeler.
“Gençler, gözükmüyorsunuz kaç gündür, merak ettik sizi,” diyor Tevfik abi.
Hep aynı masaya oturuyoruz, köşedeki en büyük ağacın altında. Nasıl saf, nasıl temiz duygular bizdeki… Bir daha yakalanması imkânsız. İnsan yaşarken anlamıyor bazı şeyleri, hele ilk gençlikte. Yaşadıkların sonsuzmuş gibi geliyor. Biterse sanki ölecekmişsin gibi de geliyor hatta. Ama ölmediğini anlamak da ağır geliyor aynı şekilde, çok ilginç.
Sahi, ne oldu acaba o ahşap masaya şimdi? O ağaçlar hâlâ duruyor mu yerinde? Kaç bahar, kaç yaz, kaç kış geçti, kim bilir?
Hani bazen bir an gelir, küçük bir an. Varla yok arası bir an… “Heh,” dersin, elin yüreğinin üstünde, sanki bir şey oldu! Bir yerlerde, bir şey oldu ve geldi sızısı senin içine battı. Belki bir yerde, bir ağaçtan bir yaprak düştü. Belki de o ağaçtan o masaya düştü, bilemezsin ki! Hem bilsen ne olacak sanki? Zaman geçmiş. Her şey değişmiş. Birlikte geçirilen yazlar, kışlar ayrı geçirilmeye başlanmış. Artık korkmadan el ele bile yürünüyor sokakta bile, inanılmaz. Ama işte, o el onun eli değil! Artık öpüşsen bile kimse dönüp bakmıyor ama o dudak da onun değil!
Artık çiğ böreklerde de o tat yok zaten! Ah nasıl acımasız zaman! Geçiyor da geçiyor durmadan. Hiçbirimiz aynı insanlar değiliz! Hayatlarımız değişmiş, biz değişmişiz. Masalar yerinde yok! Çiğ börek yok! Mekân desen hiç olmamış gibi… Bir ağaçlar duruyor belki yerinde. Bir de… Bir de burnunun direğindeki sızı!
Fonda Levent Yüksel söylüyor. En kötüse de ne biliyor musun? Büyümüşüz artık. Tüm yarım kalan duygularımızla, tüm eksiklerimizle… Belki karşılaşsan bir yerde tanımayacaksın birbirini. Daha lüks kafelere, restoranlara gidiyorsun artık. Salaşlık istemiyorsun etrafında. Kahkahaların eski neşesi yok. Özlem duydukların geride kalmış. Hayatın koşturmacasında kendini oyalayıp duruyorsun.
“Yarıda kaldı şarkılar amaann…
Bu yaraya deva değil zaman,
Ateş düştüğü yeri yakar…
Bu düzeni bozuk dünya yalan…”



