Sessizce kaçıp gitmek, kaybolmak geçer zaman zaman hepimizin aklından. Bizi hiç kimsenin tanımadığı bir yerde yaşamak fikri, sanki nefes almanın gerçek adı gibi. Her ne kadar bilsek de bunu, bir türlü hazır hissetmeyiz ya kendimizi. Düşünmesi keyifli olsa da gerçekleştirmesi hep korkutur insanı. “Zamanı var,” deriz, zamanın o an olduğundan habersiz. Bir sıkışmışlığın en sıkışık yerinde durur kalbimiz. Yoruluruz, vazgeçeriz, ümitsizliğe kapılırız ama yine de risk alamayız yeni hayatımız için. Sanki var olanın dışında bir hayatın olması imkânsız gibi gelir. Oysa dönüşüm için bazen bir kapıyı aralamak ve sessizce içeri sızmak yeterlidir. Bunu bilsek de anlamak istemeyiz.
Çünkü anlarsak, artık dönüşü olmaz gidilen yolların. Atılan her adımın, bugünle olan bağımızı koparmasını göze alamadığımız günleri geride bırakarak devam ediyoruz yaşamaya. Tabii yaşamak, nefes almaksa…
Filmlerde izlediğimiz her hayatın, sadece oralarda olacağını düşünmek, çaresizliğin en ağır hâli belki de. Oysa hep bir yolu vardır çıkmanın. Kabul, düşmek de en önemli gerçeği insanın. Ama hep düşemez, bir yerde kalkar ya insan. Bir yerde yeniden başlar, bir yolunu bulur ya, işte bahsettiğim dönüşüm noktası tam olarak burası.
“Bensiz de olur,” dedikten sonra, hayatında olduğumuz herkesin hayatından gitmek belki de tek tek. Bu da olmuyorsa, hiç bilmedikleri netliklerinizi çıkarmak ve onların gidişini izlemek de var tabii. Her hâliyle kabul ettiklerinin, her hâlinle kabul etmediklerini görmek de cesaret işi. Ama zaten cesaret biraz da risk gerektirmez mi?
“Zamanı geri sarsam, şunları şunları yapmazdım,” atakları bu evrelerde geliyor. Nereden bildiğimi sormayın. Ama zamanı geri sarmadan da o yapmayacaklarınızı bugüne taşıdığınızda, bir hafifleme geldiğini müjdelemek isterim. Burada önemli olan gidişlerine vereceğiniz tepki. Zaten hayat başımıza gelenlere verdiğimiz tepkilerden ibaret değil mi? Dönüştürmeye çalıştığımız her şeyin, olduğu hâliyle var olması gerektiğini anlamak, bizi kendimize biraz daha yakınlaştırmaz mı? Ya da bazen durmak da bir başlangıç sayılmaz mı?
Yenilenmeye atacağımız adımlar öncesi bir parça cesaret gerek değil mi? Cesaret korkmamak mı peki? Bence değil. Cesaret, korksak da göze almakla ilgili bir şey. Risklerini bilmeye rağmen ilerlemekle ilgili fikrimce. Cesur olmak, tam olarak bu riskleri göze almamızla ilgili.
Peki hiç düşündünüz mü, bazen geri adım atmak da ilerlemekle ilgili olabilir mi diye? Kazanacaklarımızın değil de kaybedeceklerimizin bizi ileri taşıma ihtimalini düşündünüz mü hiç? Ben düşündüm. Bazen geri gitmek de ileri taşır insanı. Geri adım attıkça uzaklaşır, uzaklaştıkça açı genişler ve olanlara daha geniş açılardan bakmayı sağlar. Önceden görülmeyeni görmek için ileri ya da geri fark etmeksizin atılan her adım, kişinin özgürleştiği andır belki de. Hem belki, geri gittikçe yeniden o yol ayrımına gelip, diğer seçeneği deneme ihtimalimiz de artıyordur, kim bilir?
Doğru zamanda ilerlemekle, doğru zamanda çekilmek zıt gibi görünse de eş anlamlı iki eylemdir. İş ki, bir miktar risk alabilelim. İşte o zaman “Neden daha önce yapmadım ki?” sitemlerimizi ileteceğiz kendimize ve “İyi ki yapmışım,” teşekkürüyle de taçlandıracağız benliğimizi.
Velhasıl; insan en çok, kendi için iyi ki…



