“Zaman, kendi beyazını siyaha bulamadan yürüyeni her zaman en yükseğe, kendi hakikatinin zirvesine çıkartır.”
Hayat bazen bizi çekmecenin en karanlık, en unutulmuş köşesinde; eşini ebediyen kaybetmiş o tek beyaz çorap gibi bırakıverir. Bembeyazdır, lekesizdir, dokusu hâlâ tazedir ama sanki dünyadaki tüm hükmü bir anda son bulmuş gibidir. Çünkü bu dünya, acımasız ve mekanik çarklarını hep “çiftler” üzerine kurmuştur; ayakkabılar çift satılır, masalar karşılıklı kurulur, hikâyeler hep öteki yarısını arayan kahramanlarla dolar. Bu devasa çark her döndüğünde, tek kalanın o duru beyazlığı, saflıktan ziyade hüzünlü bir sessizlik, bir “eksiklik” ya da bir hata gibi görünür gözlere. Oysa o tek kalmışlık hâli, bir bitiş ya da bir kusur değil; insanın kendi hikâyesine en dürüst, en çıplak ve en cesur hâliyle başladığı o kutsal noktadır. Bu, modern dünyanın “tamamlanma” dayatmasına karşı, tek başına bir “bütün” olabilmenin asil manifestosudur.
Biz kadınlar, geçmişin o kalabalık, gürültülü ve bazen de yorucu koridorlarında yürürken aslında en çok kendimizden vazgeçeriz. Başkalarının beklentilerini karşılamak, birilerinin eşi, annesi, kızı ya da yareni olmak adına o çok değer verdiğimiz bütünlüğümüzü parça parça yollara dökeriz. Bir bakmışız; yıllar sessiz ve derin bir nehir gibi parmaklarımızın arasından akıp gitmiş ve biz o çok güvendiğimiz kimliğimizi, artık var olmayan bir hatıranın avuçlarında emanet bırakmışız. O an, o meşhur “yarım kalmışlık” hissi bir kurşun gibi çöker omuzlarımıza. Sanki dünyadaki tüm aynalar bize bir ağızdan eksik olduğumuzu fısıldar. Fakat asıl mesele kaybolan bir zaman dilimi ya da giden bir refakatçi değildir; asıl mesele, o eşsiz “tek kalma” hâlini bir özgürlük nişanı gibi göğsümüzde taşıyamayışımızdır.
Ancak beyazın şöyle büyüleyici ve asil bir huyu vardır: Üzerine düşen en küçük gölgeyi, en hafif toz zerresini bile anında belli eder ama ışığı yansıtmakta da ondan daha mahiri yoktur. Vazgeçmek, sanılanın aksine her zaman bir yenilgi ya da kaçış değildir; bazen ruhun kazandığı en büyük zafer ve en mutlak özgürlüktür. Kaybolan yılların, yitip giden o “öteki yarının” ardından bitmek bilmez bir yas tutmak; o tek kalmış çorabı sanki bir mucize olacakmış da eşi geri dönecekmiş gibi karanlık bir çekmecede saklamaya benzer. Beklemek, ruhun sessizce paslanmasıdır; beklemek, kendi ışığını bir başkasının dönme ihtimaline hapsetmektir. Oysa hayatın gerçek dinamizmi, o boşluğu bir noksanlık olarak değil, yeni bir varoluş alanı, keşfedilmemiş bir içsel kıta olarak görebilme cesaretinde saklıdır. Gerçek bir kadın uyanışı, o eski “bütünlük” yanılsamasının gölgesinden tamamen çıktığında ve kendi yalnızlığını bir güç merkezi olarak kabul ettiğinde başlar.
Kendi eksikliğinle barışmak ve onu bir ayırt edici imza olarak taşımak, dünyanın en büyük sessiz gücüdür. Tıpkı dâhi bir mimarın, kusursuz simetrinin tam kalbine yerleştirdiği o küçücük sapmanın binaya ruh katması gibi; insanı da eşsiz kılan, o “tek” kalmışlığın getirdiği ham özgünlüktür. Kimse için tamamlanmak zorunda olmayan, kendi boşluğunu kendi içsel ışığıyla dolduran bir ruh, parçalanmış değil, aksine fazlalıklardan arınmış ve sadeleşmiştir. Bu sadeleşme, beraberinde muazzam bir manevra kabiliyeti ve sarsılmaz bir kararlılık getirir. Artık o bekleyişi, o kapı eşiğinde bir başkasını gözleme hâlini bir kenara bırakıp kendi beyazını, kendi kurallarınla ve kendi ritminle yaşama vaktidir. Çünkü hayat, bir başkasının gölgesinde solacak kadar uzun değil; o tek kalmış çorabın eşini ararken harcanan her saniye, aslında kendinden çalınan telafisi imkânsız bir ömürdür.
Asıl bütünlük, bir başkasının varlığında veya onayında tamamlanmak değil, kendi eksikliğinle el sıkışıp yola devam edebilmektir. Çekmecenin küf kokan karanlığını değil, sokağın çiğ ama gerçek ışığını seçmektir beyaz olmak. Yalnızlık bir mahkumiyet değil, bilinçli bir tercih hâline geldiğinde, insan ilk kez kendi kalbinin gerçek atışlarını duymaya başlar. Yarım kalmış bir hikâyenin hüzünlü sonu değil, başrolünde sadece kendinin olduğu görkemli bir kitabın o bembeyaz ve pürüzsüz ilk sayfasıdır bu.
Unutmayalım ki tarihteki en sağlam ve en derin izler, geçmişin hayaletlerinden vazgeçip, kendi ayak izlerini kimsenin onayına sunmadan, bembeyaz bir sayfaya ilk kez korkusuzca bırakan kadınlardan gelir. Bu izler, bir “çiftin” değil, ancak bir “ruhun” imzası olabilir. Zaman, kendi beyazını siyaha bulamadan yürüyeni her zaman en yükseğe, kendi hakikatinin zirvesine çıkartır.



