Yunan tarihçi Plutarkhos tarafından ortaya atılan bir paradoksu düşünüp duruyorum bu aralar: ‘Theseus’un gemisi’ paradoksu.
Atina’nın efsanevi mitolojik arketipi olan Theseus bazı kaynaklara göre deniz tanrısı Poseidon’un oğlu ve deniz savaşlarından zaferle dönen bir kahramandır.
Hatırlamayanlar için Antik Yunan’da geçen bu mitolojik hikâye kısaca şöyledir:
Bir gün Atina’nın genç prensi Theseus gemisiyle yola çıkar.
Her yıl Atinalılar, Kral Minotauros’a korkunç bir vergi öder. Bu vergi yedi genç kız, yedi genç erkeğin kurban edilmesidir.
Theseus Minotauros’u öldürüp Atinalıları bu ölümcül vergiden kurtarır.
Zaferle Atina’ya dönünce halk onu bir kahraman gibi karşılar.
Onun gemisi, halk için artık bir özgürlük sembolüdür.
Atinalılar bu gemiyi yıllar boyu bir anı, bir kimlik, bir hafıza olarak limanda saklarlar.
Ancak zaman geçer…
Rüzgârlar, dalgalar, yağmurlar, güneş…
Zaman, Theseus’un gemisini yavaşça yıpratır.
Tahtalar çürür, yelkenler yırtılır, halatlar kopar.
Atinalılar kahramanlarının anısını korumak için geminin parçalarını teker teker yenileriyle değiştirmeye başlarlar.
Önce kürekler, sonra direkler, sonra borda tahtaları…
Ve sonunda gemide tek bir orijinal parça bile kalmaz.
İşte soru burada karşımıza çıkar: Theseus’un gemisi hâlâ aynı gemi midir?
Peki ya ruhumuzdaki parçalar?
İnançlarımız, duygularımız, düşüncelerimiz değiştiğinde biz yine aynı biz miyiz?
Nüfus cüzdanındaki kimlik numaramız, ismimiz, doğduğumuz yer değişmemesine rağmen on yıl önceki, hatta beş yıl önceki hâlimiz aynı mıdır?
Panta Rhei — ‘Her şey akar.’
“Değişmeyen tek şey değişimdir,” diyenleri duyuyorum. Aynı Herakleitos’un evrende hiçbir şeyin sabit kalmadığını, her şeyin sürekli akış ve dönüşüm içinde olduğunu savunduğu gibi.
Görüşünü Latince ‘Panta Rhei’ diye adlandıran Herakleitos’a göre “Aynı nehirde iki kez yıkanılmaz.”
Çünkü su sürekli değişir, sen de değişirsin. Nehir göründüğü gibi kalsa bile, aslında hiçbir şey aynı değildir.
Darwinist okumayla bakıldığında da aksi düşünülemez. Değişen koşullara uyum sağlayamayan her canlının zayıf halka olarak yaşamını sürdürebilmesi mümkün gözükmez.
Peki bizler? Bizler önümüze sunulan sistemde küçük balık olmamak için büyük balıkların sistemine ayak uydurmak zorunda mıyız?
Dost muhabbetlerinde birbirimize ne açıdan değiştiğimizi ve bizi nelerin değiştirdiğini sorduğumuzda alınan cevaplar oldukça benzer; yaşanmışlıkların her birimize olgunluk kattığını, olaylar karşısında tepkilerimizin eskisi gibi olmadığını, duygularımızın yaş aldıkça törpülendiğini, kontrol edemediğimiz durumlarda kendimizi akışa bırakmak gerektiğini öğrenmek değişimin bir parçası mı? Yoksa bize sunulan sistemde var olabilmek için aynı fabrikadan çıkan uyumlu ürünler miyiz?
Çoğumuzun ortak noktası içinde bulunduğumuz sisteme sığamamak gibi görünüyor. Bu durum içinde bulunduğumuz dönemin ruhu ve sosyolojik şartlarıyla da bağlantılı. Özellikle kadınlar için… Tarihin sayfalarında kadının geçmişten bugüne geldiği noktada sistemin, medyanın ve dönemin ruhunun rolü büyük.
Örneğin, II. Dünya Savaşı’nda Batı toplumunda erkek nüfusunun oranı düşünce ABD’de kadını iş gücüne katmak için hükümet propaganda kampanyaları başlattı.
“Rosie the Riveter” işte bu kampanyanın simgesi oldu:
Mavi iş tulumu, kırmızı puantiyeli bandanası, sıvanmış kolları ve pazusunu göstererek ‘We Can Do It!’ (Yapabiliriz) demesi, kadınlara güçlü, bağımsız ve çalışkan bir kimlik sundu.
Bu görsel, kadının sadece evde yemek yapan, çocuk bakan değil; aynı zamanda ekonomik ve üretken bir aktör olduğunu vurguluyordu. Sistemin ihtiyacı ne ise kadın o ihtiyacı karşılamak durumundaydı.
Savaş bittikten sonra aynı sistem, kadınlardan işlerini bırakıp evlerine dönmelerini istedi.
Doğu bloğunda ise durum farklıydı. Sovyetler Birliği’nin temel ideolojik yaklaşımı, kadınların toplumsal üretimin bir parçası olması gerektiği üzerine kuruluydu.
Kadının özgürleşmesi, onun üretime katılmasıyla mümkündü.
Savaşa girmeyen Türkiye’de ise kadınların sosyal hayata katılımı kısmen teşvik edildi. Seçme ve seçilme hakkıyla verilen siyasi haklar, toplumsal hayatta aynı oranda karşılık bulmadı. Kadın işgücü kamusal alana yavaşça giriyordu ancak ataerkil değerler hâlâ baskındı.
1950’li yılların reklamları ise zamanın ruhunu kadın üzerinden yeniden şekillendiriyordu.
‘Happy Housewife’ (Mutlu Ev Kadını) miti.
ABD’de reklamlar, diziler, dergiler kadınlara “Kocanı memnun et, çocuklarını iyi yetiştir, evi düzenli tut, mutlu olacaksın,” mesajı verirken, 1943’te güçlü bir feminist ikon olan Rosie’nin 1950’lerde yerini Betty Crocker aldı. Artık mutfakta yemek pişiren, çocuklarına kurabiye hazırlayan mükemmel ev hanımına ihtiyaç vardı. Bu dönemde kadınlar tekrar iş gücünden epeyce çekildi ama bu durum uzun sürmeyecekti.
Aynı dönemlerde Türkiye’de dönemin Hayat mecmuasındaki deterjan reklamlarında verilen mesaj şuydu:
“Kocanıza lekesiz gömlekler, pırıl pırıl çarşaflar sunun.”
Günümüzde kadının toplumun hangi ihtiyacına hitap ettiğini yayınlanan reklamlardan ve dizilerden anlamak mümkün.
Gelelim Theseus’a.
Değişen parçalar ne olursa olsun, zihindeki Theseus imgesi aynı.
Sisteme sığmayıp mağaranın dışına çıkıldığında, içerdeki gölgelerin bir yanılsama olduğunu fark edenler kulübüne üye olanların artması dileğiyle…



