Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Sokak

Gürültüsü çekilmiş yarı karanlık bir sokakta ilerliyordum. Yokuşun başında her şeyi büyük ve kirli gösteren lambanın altında durdum. Olduğumdan daha uzun görünüyordum. Ellerim olduğundan daha uzundu. Adımlarım daha uzundu ve her attığımda kendime yürüyordum. Gölgeme kapaklanmak, onu ele geçirmek arzusu birkaç sokak köpeğinin ortalığa yaydığı tekinsizlik hissiyle birleşince adımlarımı hızlandırdım. Yokuşu üç kez indim, çıktım. Göğsümün üzerine sert bir yumruk indirip, yüreğimi çıkarıp yerine aklımı koymasaydım, bu kararsız adımlar yokuşu kim bilir kaç kez daha çıkacak, sokağın sonundaki evimizin kapısından kim bilir kaç kez dönecekti? Orada işte. Yokuşun başında. Evimiz. Hâlâ yerinde. Etrafında biten binalar arasına sıkışmış. Adımlarım yavaşladı. Öylece durdum. Avludan sokağa taşan seslerden eser yok. 

Bir harekette bulunmamıştım henüz, demir kapı gürültülü küflü bir sesle açılıverdi. Şaşırmış ve korkmuştum. Geleceğimi tahmin etmiyordu belli ki. Karşımda birkaç saniye şaşkın, sessiz, kıpırtısız durup kirli çuvalını sürükleyerek yanımdan geçti. Yakalayabildiğim bir küçük bakışta bağışlanma hissi vardı sanki. Çekip gittiğini düşündüm. Çünkü çekip gitmeli artık.  Dönüp bakmadım. Evin yarı açık bırakılmış kapısına yöneldim. Nerden geldiğini bilmediğim peş peşe duyulan çıtırtılar kalbimin atışını hızlandırıyor. Sarmaşıklar arasına sıkışmış su kabaklarının arasından bir iki sürüngenin kaçışıp gözden kaybolduğunu görünce kalbimin hızı yavaşladı. Birbirini kovalayan iki kertenkele uzaklaşır, uzaklaşmaz kokumu unutmamış olacak ki uyuz kedimiz olanca sevecenliğiyle dolanıveriyor ayaklarımın arasına. Yalnız olmadığımı anımsatırcasına o karanlık ve gürültülü gecelerde olduğu gibi sokuluyor bütün cılızlığıyla. İnsanı soluksuz bırakan uzadıkça uzayan nemli bir yaz akşamının kokusu sinmiş ve bir daha çıkmamış odalardan birine adım atıyorum. Beni soluksuz bırakacağını bildiğim bu evin her köşesine girip çıkıyorum. Bu geceyi burada geçireceğim. Gece ilerler mi sabah olur mu bugün bilmiyorum ama bu yavaşlığın ıstırap vereceğinden hiç kuşkum yok. Her şey birden bire olsa aslında. Şimşekler peş peşe çaksa. Gümbürtüsü sonra değil de hemen duyulsa mesela. Ayağımla itekleyerek açıyorum salonun kapısını. Az önce geçip gitti babam. Benden önce derlenmemiş yatağının ucuna kıvrılıveriyor uyuz kedimiz. Bir diğer ucuna da ben. Ne kadar süre baktım etrafa anımsamıyorum ama konsolun aynasına iliştirilmiş solgun bir karttan bakan annemin gözlerine değince usulca kalktım yerimden. O gecedeki gibi aynı bakıyor. Anlamsız donuk. Aldım o resmi. Parmaklarımın titremesine engel olamıyorum. Başka resmi çıkarıp yerine annemin vesikalığını koyuyorum. Cüzdanımdan çıkardığım aile fotoğrafının içinden kirli çuvalını sürükleyen bir adam durma bana bakıyor. Annem ben babam. Birbirlerine yakışmıyorlar hiç. Annem babamdan daha genç ve güzel. Aralarındaki yaş farkı çok belirgin. Babamın ihtiyarı andıran yüz hatları duygu belirtmezdi hiç. Onları nereye saklamıştı hiç bilemeyeceğim. O geceden sonra sesi de işitilmedi. Yükünün ağırlığından olsa gerek, başı ve omuzları hep yere bakardı. Nefesimle buğulanan konsolun aynasına doğru bir adım attım. Yaklaştıkça bana doğru gelen cismim tanınmaz hâlde. Çukurunda kaybolmuş gözlerime kemikleri çıkmış boynuma bakıp, “Bu zayıflığı yenmeliyim,” diyorum. Hızlı uzayan saçlarıma… Bir çözüm bulmalıydım. Birkaç kez denemiştim. Bakıyorum olmamış, orantısız duruyorlar. Fazlalıklarımı yontmayı işi bilene bırakmalı. Şöyle bol aynalı bir salona gitmeli. Aynadan sana bakıp bol gülücük satan bir adama “Beğenmedim, söyle yapın. Yok, daha yukarıdan alalım. Yoo, olmadı, size bırakıyorum,” demeli. Zaman zaman tırnağımla yanağıma attığım çizikler kusursuz yüz hatlarımı kötü gösterse de önemsemedim. Biraz daha yaklaştım aynaya. Bedenime attığım çiziklere dişlerimin her gece gıcırdamasına dayanamamış olmalı Aydın. Dil sürçmelerim arttığından beri ağzıma kilit vurup sessizliğe gömülmüştüm. Her şeyden uzaklaşıyor, uzaklaştıkça zehirleniyordum. Bir suçluydum sanki. Ne kadar gizlenmeye çalışsam boşuna. Bedenim işte tükürüyor içindeki her şeyi. Birkaç adım atıp görüntüme elimi uzattım. “Benim bu.”  Orada daha fazla kalmamalı. Geri gelmeli. Onu diriltmeliyim. Umut üflemeliyim şu yanağının ortasındaki çukurdan. Perdeyi araladım. Sokağın köşesinden kirli çuvalını sürükleyen kapkara bir adam durma bana bakıyor. Kapkara bir adam durma bana bakıyor. Kapkara bir adam durma bana bakıyor. Aklıma takılan şu mısra öyle değil, biliyorum. Neydi, anımsamaya çalışıyorum. Olmuyor. Tekrar konsolun aynasına dönüyorum. Gözyaşım kocaman kırmızı ağzımın kenarından iniyor. “Sabaha geçecek her şey,” diyorum içimden.

Çekmecelerden birini açtım. Eski eşyaların varlığını unutmuşum. Ellerime alıyorum, yeniden canlanıyorlar sanki. Kitaplarım, defterlerim, babamın almak istemediği boya kalemleri, hareket ettirince görüntüsü değişen renklerine bayıldığım çıkartmalarım, kilidi kırık meşin bir çantada duruyordu. Çantanın metal bölümleri paslanmıştı. İşe yarar bir şeyler buldu mu -kırık bir masa, onarılmayı bekleyen bir çanta- avlunun bir köşesine atıverirdi babam. Günlerin uzadığı yaz aylarında epey geç gelirdi. Şehrin gürültüsünü de taşırdı. Okula gittiğime kızardı. Babam için okul, kirli çuvalı gibi omuzlarında bir yüktü. Annemle bu yüzden tartışırlardı sanırım. Belki de şu yokuşu tırmanarak eve gelişinin etkisiydi… Lafla başlardı önce. Gözüme gözükme. Anca bunu bilirsin. Başka bir şey bilmez misin sen? Kapılar çarpar, annem başı elleri arasında bir şeyler mırıldanır, çekip gitmekten söz ederdi. Ne dediğini çok da anlamazdım ama yüreğim yerinden çıkacak gibi olurdu. Gürültü beni korkuturdu. Annemi öfkelendirirdi. Uyuz kedimiz kaçardı. Kedimin gitmesine ağlardım. Derin bir sükûnet çökerdi salona. 

Çantanın içinden çıkan Türkçe kitabımın sayfalarını karıştırıyorum. Neden konulduğunu unuttuğum kokusunu ve parlaklığını yitirmiş bir yaprak çıkıyor sayfaların birinden. Elime alır almaz dağılıveriyor. Üzülüyorum yaprağın öylece dağılıp dökülmesine. Kedimin gitmesine de üzülürdüm. Birbirine yapışmış sayfaları çevirdikçe ağır bir koku yayılıyor. Gevremiş kâğıdın sesini duyuyorum. Bir sonraki sayfada bir çift göz. Hükümranın gözleri. Maviliği kaybolmuş bir deniz. Başarısız bulduğum resmi birkaç dokunuşla yeniden canlandırıyorum. “Bir zamanlar küçük bir kız denizlerin altında ne olduğunu merak ediyormuş,” diye başlıyor hikâye. Satırları çizmişim. “Gördüğüm bu mavilik bu köpükler ne güzel, kim bilir altındakiler nasıl da güzeldir? diye hayal etmeye başlamış. Denizin altının da mavi olduğunu sanıyormuş. Derinlere dalmış, daldıkça kararmış dünyası. Sadece bazı balıkların etrafını aydınlattığını fark etmiş. Onlar da kendi çevrelerini aydınlatabiliyormuş. Akıntı denen şekilden yoksun, belli belirsiz bir şey balıkları istediği yere sürüklüyormuş. Denizler hükümranı buyur etmiş bir gün taş mağarasına…” Bıraktım kitabı. Annemin son gecesinde oturduğu pencerenin -küçük dışa açılan çıkıntıya- sokuldum. Avluya bakıyorum. Sigarasının hiç bitmediği gecede, günlerin uzadığı bir yaz ayının sabahında, hafif bir rüzgârla sallanan su kabaklarının arasında görmüştüm onu. Sokağa açılan avlu kapısında. Sarı kirli yüksek demir askıda. Benden önce görenler de vardı kuşkusuz. Şu küllük. Şu perde. Nereden çıkacağı belirsiz uyuz kedimiz. Kedimin gitmesine de üzülürdüm. Bir süre baktım. Gözlerimi kapadı komşulardan biri. “Su kabakları onlar,” dedi. Çok geçti. Gördüm… 

Günlerin uzadığı bir yaz ayında Sevgi Evleri’nden gelenlerle hiç konuşmadı babam. Birkaç parça eşya ile bırakıldım sevginin ellerine. Duvar kenarında büyük bir yatak. Odaya yayılmış sabun tozu kokusu, yastıklar kadar yumuşak. Üstelik birazdan kapı açılmayacak; babamın üzerine sinmiş plastik kokusu, çöp kokusu yayılmayacak odaya… Uyku tutmuyor. Uyku tutmayan gecelerimde sığındığım kitaplar, anneleri, babaları, kadınları, çocukları, kedileri de benim bildiğimden farklı tasvir ediyor. O kitaplardan çıkıp geldiğini sandığım Aydın dün akşam çekip gitti.

İçine düştüğüm çukurdan beni çıkarmasını beklediğim adam karmaşam karşısında şaşırmış ve bocalamıştı. Onaylamadığı tek kişiydim. Elbiseleri katlanmış, yerindeyse, yemeği saatinde hazırsa… Mutlu olmak için gerekçeleri bundan ibaretti.  Muteber kişilik karşısında ne acizim! Saatlerce tuval boyamam, evin her köşesinde rastladığı beni hayata bağlayan tiner ve boya kutuları onun katlanabileceği şeyler değildi. Ekseninden sapmayan her şey kabulü. En kısa zamanda kendime çekidüzen vermem konusunda emrimi almıştım. Herkesin ne diyeceği konusunda uzlaşamıyorduk. Nice deli âşıkların birbirini terk ettiği şu zamanda Aydın beni terk etmiş, çok mu? Yadırgamadım. Bir gün olacaktı. Biraz geçkince bir adamla evlenip yükselecektim. O, kendinden daha genç biriyle hayat bulup tazelenecekti neticede. Onun gitmesiyle duramazdım ben de. Geri döndüm. Bu eve. Karanlığıma…

Annemin oturmayı çok sevdiği penceresinde uyuyup kalmıştım. Durulmuş berrak bir zihinle açtım gözlerimi. Kucağımda açık kalmış kitabı karıştırmaya devam ettim. “Küçük kız dikilmiş denizler hükümranın taş mağarasına. Nasıl hayatta kalınır diye sormak için. Hükümran kıza, buradan çıkmanın bir yolu var demiş. Kendi ışığın yeter. Önüne bak. Sakın dönme arkanı…” Geceden beri üstüme çöken anılar gökyüzündeki bulutlar gibi dağılmıştı. Parlak gökyüzüne baktım. Kalktım. Gece boyu açık kalmış ışığı kapatıp bükülmekten ağırlaşmış bedenimi esnetmek için birkaç hareket yaptım. Derin bir nefes aldım. Aklım yerindeydi. Aydın’la birbirimizi terk etmiştik. Akşamı düşündüm. Nice sabahlara burada uyanacak olmak düşüncesiyle rahatladım. Göreceğim güzel rüyaları, hayaller kuracağım günleri düşünerek pencereyi açtım. İşe ortalığı havalandırmakla başlamalıydım. Öğleye doğruydu. Yokuşun başında kirli çuvalını sürükleyen kapkara bir adam uzaklaşıp gidiyordu. Ona yetişmek için hızla dışarı çıktım.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Sibel Toğrul Bulduklu
Sibel Toğrul Bulduklu
Öğretmen. Felsefe de öğrenci. Okumaya tutkulu. Yazmaya meraklı. Bu alanda kendini geliştirmek için çabası sürüyor…

POPÜLER YAZILAR