Yılbaşı çekilişinde gelen o tatlı, cicili bicili defteri, onunla yapılacak en güzel şeyi bulana kadar kullanamayan çocuklardandım. Onu gündelik ve değersiz şeyler için harcamak istemiyordum. O çok özeldi, çok güzeldi. Ona layık bir şeyler bulmalıydım kullanmak istiyorsam. Öylesine değer verdim ki ona, özenle çekmeceye koydum, onun için en özel fırsatı bulana kadar beni beklesin diye.
O defter o çekmecede beni bekledi de bekledi. Birkaç yıl içinde çok tatlı, cicili bicili defterlerle ağzına kadar dolu çekmecelerim ve dolaplarım oldu. En güzel şeyi, en güzel kalemle, en güzel yazıyla, en iyi anlatımla yazmanın hayalini kurduğum ama bir türlü yazmaya kıyamadığım bir sürü defterim oldu. Kâh hediye olarak geldiler, kâh biriktirdiğim harçlıklarımla ben aldım, bu sefer kullanacağım heyecanıyla. Bir tanesini bile kullanmadım. Küçük kardeşlerim dolapları, çekmeceleri tutkulu bir şekilde keşfetme yaşına geldiklerinde, bir gün onların elinde karalandılar, paralandılar. O bembeyaz sayfalar sonsuz birer olasılıktı benim için ve o olasılıkları en iyi şekilde kullanmak istemiştim.
Sonra büyüdüm. En güzel porselenlerimi, en değerli kristallerimi değerli misafirlerime sakladım, gündelikte eskimesinler diye. Oğlanlar şaşırırdı, “Anne bunları yeni mi aldık?” diye sorarlardı her seferinde, ne de olsa o değerli misafirler her gün gelmiyordu ve küçük çocukların böyle şeyler için hafızaları fazlasıyla kısa süreliydi.
“Ben şu bardak takımını alayım, benim eskileri atar bunları kullanırım.”
“Al al, bak bu pasta takımını da ben alacağım benim yazlık için.”
“Hiç kullanılmamış çatal bıçak takımına bak, gümüş mü bunlar?”
“Pardon hanımlar, onları ben alsam? Kızın çeyizi için?”
Parfümlerim, özel gün beklediler makyaj masası aynasının önünde, tozlandılar, temizlendiler, bir sağ tarafa, bir sol tarafa yer değiştirdiler; yıllarca, ağırlaştı kokuları beklemekten. Yeni bir giysiyi giyecek en güzel ortamı bekledim, gündeliğe harcamak istemedim. Boş yere eskimelerini istemedim özel kıyafetlerimin. Ve onlar dolapta beklemekten eskidiler, modaları geçti; yıllar içinde bedenim değişti, içine sığamaz oldum hiç giymediğim giysilerin.
“Abla koş! Bak şu elbiselere, ayakkabılara bak. Rahmetli kıyıp da kullanamamış belli. Üzerinde hep aynı elbise olurdu, meğer giysi doluymuş dolabı. Şunlara bak, etiketleri üstünde; ipek şallar, elbiseler, bluzlar.”
“Ay ne yapacağız bunlarla? Hepsi demode şeyler. Şalları alalım modası geçmez. Diğerlerini internetten falan mı satsak? Böyle antika giysilerin de alıcısı oluyormuş.”
“Ayıp olmaz mı satmak?”
“Yok canım, biz almasak atacak çocukları. Ne yapsın erkek adamlar bu kadın eşyalarını?”
Bir gün aniden geldi ölüm. Bamyayı ayıklayıp limonlu suya koydum, ellerimi kurulamak için çekmecenin kulbuna sıkıştırdığım havluya uzanırken yığılıverdim yere. Ben düşerken açıldı çekmece. Kullanmaya kıyamadığım, özel gün bekleyen bembeyaz bir masa örtüsü sarktı dışarı. Saten biyeleri ve kenar dantelleriyle öyle güzeldi ki! Birbirimizle uzun uzun bakıştık.
Bugün evimde hiç kullanmadığım eşyalarımı bölüşüyor konu komşu. Benim kullanmaya kıyamadıklarım onların ellerinde yağmalanıyor. Evin satışını apar topar yaptı büyük oğlum, vakti kısıtlı olduğu için. Hızlıca elden çıkarmaya çalışıyor benden geriye kalanları. Her şeyim birer ikişer çıkıyor evden. Raflar, dolaplar boşalıyor. En sona, her gün giydiğim eski ayakkabılarım kaldı, onu da kapının önüne bıraktı son çıkan, adettendir diye.
Artık gitme vaktim. Beyaz duvarlarıyla bomboş evim şimdi sonsuz olasılıklarla dolu. Ama benim için değil, burada yeni bir başlangıç yapacak yeni sahipleri için.



