Ah o masum arkadaşımız ve akla güzellikleri getiren “beyaz”, severiz kendisini.
Çoğu zaman ilk öğrendiğimiz, ilk tanıştığımız renk değil midir? Temizliğin, masumiyetin, yeni başlangıçların sembolüdür… Hatta bir sayfanın henüz yazılmamış hâlidir beyaz.
Beyaz umut verir, ferahlatır, kulağımıza “Yeniden başlayabilirsin,” diye fısıldayan renktir. Belki de bu yüzden, en zor zamanlarımızda beyaza sığınırız; duvarlarımızı, perdelerimizi, kelimelerimizi beyazlatırız ve en çok da gündüzün aydınlığında kendimizi dışarı atıp gökyüzünün o mavisine ve beyazına bırakırız ruhumuzu. Ve de cesaret edebildiğimizde, en ezber bozanı ise hayatımızda fazlalık gibi duran “her şeyi” silmek isterken onunla işbirliği içine girmiyor muyuz?
Peki dostlar, beyaz sandığımız kadar saf mıdır gerçekten?
Beyazın bazı durumlarda sevdiğim bir özelliği vardır, o da her şeyi örtmesi. Lekeyi, çatlağı, karanlığı gözü kapalı örter ve isterse arkasına siyahı da öyle bir saklar ki anlamazsın!
Türlü hâlleri vardır; bir gülümsemenin ardına gizlenen yorgunluk, bir evin içinde konuşulmayan cümlelerin duvara yansımaları, bir sayfaya yazılmayanların yazılanlardan çok daha ağır olabilmesidir bazen…
Hatta bazen, biz de beyaza bürünmez miyiz? Tabii bunu derken o şahane beyaz elbiseler, gelinlikler, ferah ferah hâller değil (bunlar da hep olsun elbet), demek istediğim daha çok ruhumuzun beyazla ilişkisi aslında.
Mesela, “İyiyim,” derken sesimiz titremesin diye sığınırız beyaza, “Geçti, gitti,” derken aslında hâlâ içimizde kanayan yerler vardır ama beyaz kapatır onu da… Güçlü görünmek için, toparlanmış gibi yapmak için, kimseyi üzmemek için ve buna benzer bir sürü sebep için beyazın güzelliğine bırakırız kendimizi.
Ve dostlar kadınlar bunu çok ama çok iyi bilir ve üstün bir başarıyla da yaparlar. Toparlanmayı, gülümsemeyi, idare etmeyi en iyi biz kadınlar biliriz.
Beyaz gömleklerin içine saklanmış siyahlarımızı, en iyi biz yaşarız ve beyaz bu anlarda en güvendiğimiz oluverir. Peki niye bu çaba? Çünkü toplum bize hep beyazı yakıştırır da ondan. Bunu biraz daha açacak olursak; temiz ol, düzgün ve düzenli ol, sakin ol, sabret kızım, kırıl ama belli etme, canım kadın yorul ama durma sakın, aman annem acı çek ama en estetiğinden olsun falan filan işte, anladınız siz…
Oysaki siyah? Hep bir korkunç gelir, belirsiz gelir, bilinmezdir fakat renklerin içinde en hakikatlisi ve emin duruşlu olanın ta kendisidir. Saklamaz, saklanmaz.
Bir adım geriye atıp bu iki renge baktığımızda ise beyazın siyah olmadan var olamayacağını ve esasında birbirleriyle şahane bir ikili olduğuna bile tanıklık edebiliriz, az daha derinleştirecek olursak.
Işık gölgeyle anlam kazanmaz mı? Tabii gölgede ışık olmadan var olamaz.
Masumiyet, karanlığı tanımadan olgunlaşamaz ki. Hangimiz masumiyetimizi yıllarca taşıyabiliyoruz, ancak karanlığı tanıdıkça büyümüyor muyuz? Yani özetle, hayat bizi bazen beyazın arkasına saklanmaya zorlar ve büyümek zorunda kalırız.
Bir kaybımızı, “Zamanla geçer,” diye yıllandırırız yüreğimizde. Bir hayal kırıklığını, “Olması gereken buydu,” der, süpürürüz halının altına. Bir ilişkideki hayal kırıklıklarını, “Herkes yaşıyor,” diye küçültüp cebimize saklar, unuturuz.
Ama bu saydıklarımın ve fazlasının siyahı mutlaka oralarda bir yerlerde kalır, sabırla bekler, görülmeyi ister, kabullenmeni ister. Çünkü bastırılan her duygu, bir gün mutlaka kendini en olmadık zamanda ve durumlarda hatırlatır. (uykusuzluk olur, öfke olur, yine daha çok beyazın arkasına gizlenmek olur, olur da olur işte.)
Yani dostlar öyle kendimizi kandırdığımız gibi “her şey yolunda” değildir. Ve belki de iyileşmemiz, siyahı arkasına alan beyazın elinde de değildir, ne dersiniz? Asıl iyileşme beyazın ardındaki siyahı cesaretle görmeye başladığımız yerde başlıyor.
“Evet, yoruldum.”
“Evet, kırıldım.”
“Evet, karanlığın tam ortasındayım.”
Biz işte bu cümleleri kurabildiğimizde beyaz gerçekten beyaz oluyor. Yani sahte değil, bir örtü değil, tam tersine dolu dolu nefes alan bir renk hâline geliyor. Saklayan değil de her şeyi kabul eden bir hâle dönüşüyor, hatta olması gereken hâle!
İyi bir iş birliği şart dostlar, çünkü bu hayatın grisi de var unutmayalım, işte asıl cesaret burada başlıyor. En önemli renktir esasında çünkü bizler hem ışığı hem gölgeyi; temiz olabildiğimiz kadar, ayağımıza çamurun da bulaşabileceğini bilmek ve kabul etmek bizleri daha gerçek, daha “biz” yapıyor, ya da ben öyle düşünüyorum.
Belki de umut tam olarak burada başlıyor. Her şeye rağmen değil de her şeyiyle yol almak…
Tüm renklerin gerçekliğiyle…



