Zehra kamerasıyla mutfağa girdi. Gözleri, çocukluğundan beri ezbere bildiği o mekânı sanki ilk kez görüyormuş gibi dolaştı. Anneannesinin mutfağıydı burası. Müjgan anneanne… Ama onun için sadece bir mutfak değil, hayallerinin tohumlarının atıldığı yerdi.
Çünkü, annesi çalıştığı zamanlarda Zehra’yı anneannesine bırakırdı. Ve anneanne-torun bu mutfakta çok eğlenirlerdi. O zamanlar oyun alanı olarak gördüğü bu mutfak, bugün Zehra’nın hayatı boyunca sürdüreceği mesleğinin zemini olmuştu.
Un kokusuna karışan tereyağını, ocağın kenarına bırakılmış bakır tencereyi, perde arkasından süzülen sabah ışığını kadrajına almak istedi. Hatta ışık ile süzülen toz taneciklerini bile…
Zehra, okuduğu Gastronomi bölümünde proje ödevi için, anneannesinin az malzemeli ama tadının ardında acıların, mutlulukların ve Cumhuriyet’in saklı olduğu kurabiyenin belgeselini çekiyordu. Anneannesinin ellerinden çıkan her tarifte bir hikâye, bir sabır, bir yaşanmışlık gizliydi. Ve şimdi, okulundaki proje ödevi olan bu belgeseli çekerken, Zehra yalnızca bir tarifi değil, kendi köklerini anlatmak istiyordu. Her karede çocukluğunun kokusunu, her ses kaydında anneannesinin şefkatli tonunu yaşatmak… Bu yüzden Zehra için bu bir ödev değil; geçmişle bugünü birbirine bağlayan bir teşekkür mektubuydu.
Kamerayı anneannesine çevirdi ve yaşlılığın temsili olan buğulanmış gözlerine odakladı;
“Anneanne, bu kurabiye neden bu kadar önemli senin için?”
Anneannesi hamuru titreyen elleriyle yoğururken, bir solukluk süre durdu ve gülümseyerek hamuru yoğurmaya devam etti. Sonra konuşmaya başladı;
“O zamanlar ben beş,altı yaşlarındaydım. Babam cephedeydi, annemde yirmili yaşlarının ortalarında. Öyle şimdiki zaman gibi bolluk yoktu. Yokluk, açlık ve acı günlük hayatımızın bir parçası gibiydi. Annem, kelime olarak büyük ama yaş olarak küçük, üç çocukla baş başa kalan cevval bir kadındı. Herkes savaşta olduğu için, hiç kimsemiz yoktu.
Bir akşam, annem sobanın ateşini harlamaya çalışırken kapı çaldı ve kapıyı açmaya gitti. Bir erkek sesi duyduk. Babam geldi sandık. Ben çok küçük olduğum için babayı pek bilmiyorum ama abim ve ablam biliyor. Çok sürmedi annem kapıyı kapadı. Ama yüzü sapsarı olmuş, gözleri de donuklaşmıştı. Kapının önünde durup birkaç saniye bize boş gözlerle baktı. Ardından sessizce mutfağa geçti. Mutfak dediğime bakma,” dedi gülümseyerek ve devam etti;
“Evimiz tek göz odadan ibaretti; o küçük odada bir tezgah vardı, işte orası bizim mutfağımızdı.” Burada durdu Müjgan anneanne. Gözleri, şekil verdiği kurabiyelerin üzerinde kaldı, ancak sanki gördüğü kurabiye değil de, geçmişi gösteren bir ekran gibiydi. Zehra kameranın merceğinden çekti gözlerini ve anneannesine baktı. Yaşı olduğu için çabuk yoruluyordu. Zehra’da bu yüzden iyi olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Tam “Anneanne iyi misin?” diyecekti ki Müjgan anneanne ağır adımlarla, tepsiyi fırına doğru götürerek anlatmaya devam etti;
“Annem birkaç tane malzeme aldı eline. Zaten olan malzeme de birkaç taneydi. Titreyen elleriyle malzemeleri birleştirdi, hamur yaptı, yoğurdu, yuvarlak şekiller verdi ve sobanın üzerine koydu. Birkaç dakika sonra odaya çok güzel bir koku yayılmaya başladı. O gün odaya yayılan o güzel koku, acımızın kokusuymuş. Bilemedik. Babamın şehit haberiymiş gelen. Annem kendince acımızı hafifletmeye çalıştı o gün. Tatlı yedik ama tatlı konuşamadık.” Derken kameraya doğru baktı buğulu gözleriyle. Yüzünde gülümseme vardı ancak sesinde tam tersi bir acı vardı. Zehra anneannesinin bakışlarındaki acıyı hissetti bedeninde ansızın. Gözleri doldu kameranın ardında. Ancak kendini hemen toparladı ve sordu;
“Sonra ne oldu anneanne?”
Müjgan anneanne yavaş hareketlerle fırının karşısındaki sandalyeye oturdu. Derin bir nefes aldıktan sonra anlatmaya devam etti;
“O günden sonra annem üç çocuğuna bakmak için didinip durdu. Bir tane keçimiz vardı. Sütünü sağar pazara götürür satardı. Sadece süt satmakla da olmuyordu elbet. Sabah hava aydınlanmadan kalkar, bir gece önceden mayaladığı hamurdan ekmek yapar, sobada pişirirdi. Bir sabah annemle keçiyi sağmaya giderken ‘Anne o akşam yaptığın kurabiyelerden de satalım mı?’ dedim. Annemin birden yine gözlerine sis çöktü ve elindeki süt kabını düşürdü. Soru soran gözlerle bana baktı; ‘Olmaz,’ dedi sinirli bir ses tonu ile. Düşürdüğü süt kabını yerden aldı ve hızlı adımlarla yürümeye başladı ‘çabuk ol pazara geç kalacağız,’ diyerek keçinin olduğu kulübeye girdi. Bilemezdim tabi düşüncemle annemin canını yakacağımı.”
Fırından mutfağa koku yayılmaya başlamıştı. İşte bu kokuda sadece lezzet değil, yaşanmışlıklar da vardı. Zehra gözlerini kapatarak derin bir nefes aldı, kurabiyeden yayılan kokuyu ciğerlerine doldurdu. Anneannesinin sesiyle açtı gözlerini tekrar;
“Ancak her ne kadar kızmış olsa da bu söylediğim annemin aklına yatmıştı belli ki. Aradan iki gün geçti, arkadaşlarımla evin önünde beş taş oynuyordum. Bir an burnuma o tanıdık koku geldi. Annemin kurabiyeyi yaptığını anladım. İçeri girdiğimde, tıpkı o günkü gibi donuk gözlerle sobanın başında kurabiyelere bakıyordu. Sonra annem bu kurabiyelerden de satmaya başladı pazarda. Bereket versin, süt ve ekmekten çok satılmaya başlamıştı.”
Sessizlik oldu tekrar mutfakta. Müjgan anneanne fırından kurabiyeleri çıkardı ve soğuması için ocağın üzerine bıraktı. Kokusu gibi kalbinde hissettirdiği sızısı da aynıydı. Sandalyesine geri döndü, bu sefer kameraya bakarak anlatmaya devam etti;
“Bu sürede savaşta bitmişti tabi. Ve bir sabah köy meydanında ‘Cumhuriyet ilan edildi,’ dediler. Annem ağlamaya başladı.”
Müjgan anneanne anlatmaya devam ederken gülmeye başladı; “Çocuk aklımla Cumhuriyeti bir insan zannetmiştim. Anneme gidip ‘Cumhuriyet kim anne? Bize kötü bir şey mi yapacak?’ diye sorduğumu hatırlıyorum. Annem birden ağlamayı kesip gülmeye başladı bu soruma.”
Zehra’da birden kahkaha atmaya başladı duyunca. O kadar komiğine gitmişti ki, kamerayı durdurup anneannesine sımsıkı sarıldı. Gül kokulu yanaklarından öptü doya doya. Sonra yerine geçti ve kamerasının devam tuşuna basarak çekmeye devam etti.
“Sonra ne oldu anneanne?” dedi. Müjgan anneannenin gözlerindeki buğu kalkıp ışık belirmişti sanki. Sesi heyecanlı bir şekilde anlatmaya devam etti;
“Sonra çok şey oldu Zehra’m. Annem yine kurabiyesinden yaptı. Ama bu kez acıdan değil, sevinçten. Kurabiyeleri komşulara da dağıttı. Dağıtırken, ‘Bu ülke yeniden doğduysa, bu doğumu tatlıyla kutlayalım,’ diyor gülüyordu. Anladım ki Cumhuriyet iyi bir şeydi.”
Bir an sustu, sonra gülümseyerek devam etti;
“Hatta Cumhuriyet öyle iyi bir şeydi ki kadınlara da eğitim hakkı verilmişti. Annem bunu duyar duymaz ablamla ikimizi mektebe yazdırdı. Benim annem okuma yazma bilmezdi. Ama kızlarım bilecek, okuyacak derdi. İşte biz üç kardeş; annemin, babamın acısını bastırmak için bize yaptığı kurabiyelerin parasıyla okuduk. Abimle ablam öğretmen oldu. Ben de öğretmen olacaktım ancak öğretmenim anneme avukatlık diye bir şeyden bahsetmiş. Bende o ışığı görmüş demek ki o zamanlar. Onun yönlendirmesi ile okudum ve avukat oldum. Yani senin anlayacağın, o kurabiyeler, bir kadının elinden çıkan emeğin, azmin ve inancın sembolüydü. Cumhuriyet bize yalnızca özgürlüğü değil, kadın olmanın gücünü de verdi. Kadınlar olarak biz de artık hayata yön veren, üreten, okuyan insanlardık.” Bunu söylerken kameraya bakmıştı Müjgan anneanne. Gözlerinde ve sesindeki gurur, insanın hücrelerinde hissediliyordu.
Zehra, anneannesinin çekimini tamamladıktan sonra kameranın karşısına kendisi geçti. Önünde kurabiye tabağı duruyordu. Kayıt tuşuna bastı ve eline bir tane kurabiye alarak konuşmaya başladı;
“Bu belgesel, yalnızca bir kurabiyenin hikâyesi değil. Bu, bir kadının yokluktan var ettiği hayatın, bir annenin elinde doğan Cumhuriyet’in hikâyesi. Yani bizim hikâyemiz.”



