Perşembe, Nisan 30, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Sadakatin En Yalnız Hâli

Tren garı kalabalıktı ama kimse kimseye değmiyordu. Herkes kendi vedasını yaşıyordu. Onun ailesi yanındaydı. Annesi gözlerini siliyor, babası duygu karmaşası içinde omzuna normalden biraz sert vuruyordu. Kardeşi suskundu. Sen biraz geride duruyordun. Ne çok yakın ne tamamen uzak. 

Elini tuttuğunda avucu sıcaktı. Seninkiyse soğuktu. Fark etti ama bir şey demedi. 

Anons yapıldı. Metalik, duygusuz bir ses… Tren birazdan kalkacaktı. 

O an göğsünün ortasına bir şey oturdu. Boğazına kadar yükseldi. Gözlerin yandı. Sadece bir saniye… Bir saniye bıraksan hıçkıra hıçkıra ağlayacaktın. 

Ama ağlamadın.

Çünkü o giderken aklında kalmasını istediğin son görüntün, senin dağılmış hâlin değildi. Güçlü durursan, onun da daha güçlü gideceğine inanıyordun. Belki çocukça bir düşünceydi ama sevgiydi. 

Gülümsedin. Küçük, titrek bir tebessüm. “Dikkat et kendine!” dedin. 

Tren hareket etti. Yavaşça. Rayların üstünde sürtünmeyle oluşan ses, içindeki gerilimi daha da arttırdı. 

O, camdan sana bakarken yüzündeki ifade değişti. Kaşları hafifçe çatıldı. Dudakları kıpırdadı. Trenin gürültüsünden zor duyuldu ama sen okudun:

“Niye ağlamadın?” 

Cevabı orada veremedin. El salladın sadece. 

Tren uzaklaştı. İnsanlar dağıldı. Onun ailesi de sana “Hoşça kal,” deyip gitti. Gürültü azaldı. Gar yine sıradan bir yere dönüştü. 

Sen banklardan birine oturdun. Ellerini dizlerinin arasına sıkıştırdın. Kimse kalmamıştı artık güçlü görünmen gereken.

Gözyaşların o zaman aktı.

Sessizce. Kimseye gösterme zorunluluğu olmadan. Kimse için değil, sadece gerçekten geldiği için.

O gün şunu öğrendin: 

Bazen insanlar ağlamadığı için değil, başkası üzülmesin diye kendine sadık kalmayı ertelediği için yanlış anlaşılır.

Ve sevginin en yalnız hâli, gözyaşını bile zamana uydurmaktır.

O gün gösterdiğin sadakat ne içindi? Aşkın, onun morali ve kendi gücün için. 

Neye sadık değildin? Toplumsal “uğurlama sahnesi” beklentisine… 

Yani yaşadığın şey, “başkası için güçlü kalmaya sadakat” ti. 

Sadakat, bazen birine bağlı kalmak veya bir fikri savunmak olmayabilir. 

Bazen de, sadece hissetmediğin bir şeyi hissediyormuş gibi yapmamaktır. 

Toplumun gözünde çoğu zaman duygusuzluk gibi görünen bu durum, Albert Camus’nün dünyasında ahlâki bir cesarettir.

Albert Camus’nün  ”Yabancı” filminde “kime sadıksın?” sorgulamasını, aile, toplum, din ya da aşk üzerinden yapmadığını, insanın kendi iç gerçeğine sadakati üzerinden anlattığını izlerken etkilendin. Film çıkışı bir de kitabını alıp okudun. Sahneleri gözünde canlandırırken, satırlar arasında bir kez daha kayboldun. Film ve kitabın kahramanı Meursault’un rol yapmadığını, yapamadığını, o anda gerçekten ne hissediyorsa ona sadık kaldığını izlerken, tren garında yaşadıklarını hatırladın.

Meursault’nun en “suçlu” bulunduğu şey aslında işlediği cinayetten çok annesinin cenazesinde ağlamamasıydı. Âdeta, toplumsal duygu düzenine uymadığı için yargılanıyordu.

Savcı neredeyse, annesinin cenazesinde ağlamayan birinin her suçu işleyeceği görüşünü savundu. Mahkeme onun, yas kurallarına ve toplumsal beklentilere sadık olmamasını ahlaki bir suç gibi gördü. Toplum, üzgün görünmesini, pişmanlık göstermesini ve normal tepkiler vermesini bekledi.

O ise, ne annesine karşı sahte bir yas ne sevgilisi Marie’ye karşı büyük aşk sözleri ne de mahkemede hayatını kurtaracak yapay bir pişmanlık sergiledi. O anda ne hissediyorsa ona sadık kaldı.

Camus, burada şunu gösterir: 

Toplum için sadakat, kurallara ve rollere uymaktır. Meursault içinse sadakat, içsel dürüstlüktür. Bu yüzden “ahlaksız” değil “uyumsuz” bulundu. 

Bu noktada, film ve roman şu soruları sorar: 

“Toplumun istediği duyguları taklit etmek mi erdemdir yoksa hissetmediğin şeyi söylememek mi?”

İdamını beklerken Meursault, ilk kez bilinçli bir farkındalığa ulaştı. Hayatın anlamsızlığını kabul etti ama bundan kaçmadı. 

Tanrı’ya sığınmadı.

Sahte umut üretmedi.

Ölümden sonra teselli aramadı. 

Hayat anlamsız olsa bile, onu olduğu gibi kabul etmeye sadık kaldı.

Güneşe, denize, terlemeye, sigaraya, gökyüzüne…

Yani var olmanın çıplak deneyimine.

Meursault, sadece birini öldürdüğü için değil, rol yapmayı reddettiği için de idam edildi.

O, hissetmediği duyguyu göstermeyi reddetti. Sen ise çok yoğun hissettiğin duyguyu göstermemeyi seçtin. Ama ikinizin de ortak noktası, duygularınızı rol olsun diye değil, bilinçli bir seçimle yönetmenizdi.

Senin seçimin, onu son kez görüyor olman, zaten bir belirsizliğe gitmesi ve senin yıkıldığını görmesini istememendi. Bu duygusal fedakârlık, dışardan “Demek ki o kadar da üzülmedi,” olarak görünebiliyor.

Tıpkı Meursault’nun cenazede yargılanması gibi.

“Niye ağlamadın?” derken senin gözyaşını, kendi değerinin kanıtı gibi görmek istemiş olabilir. Çünkü biz bazen sevgiyi şöyle ölçeriz:

“Ne kadar acıttı?” eşittir “Ne kadar sevdi?”

Camus’nun dünyasında insanlar ikiye ayrılır.

Bir. Duyguyu gösterenler.

İki. Duyguyu yaşayanlar.

Sen ikincisindeydin.

Ve bu insanlara, hep aynı cümle söylenir:

“Çok soğuksun!”

Oysa gerçek başkadır.

En çok hissedenler bazen en az gösterenlerdir. Çünkü o duygu dışarı çıkarsa dağılacaklarını bilirler.

Ayda İmer
Ayda İmer
Yeditepe Üniversitesi Hazırlık Okulunda İngilizce Öğretim Görevlisi.Yıldızlar Dökülür Gecelerimden, Çiçek Açan Öyküler, Her Sonbahar Gelişinde ve Görülmemiştir kollektif kitaplarının yazarlarından biridir.

POPÜLER YAZILAR