Yalnızlık hakkında söylenen ve söylenecek pek çok şey var şüphesiz. Kimi der ki yalnız taştan duvar, olmaz, kimine göre de bekârlık sultanlıktır.
Yalnızlık, modern çağda daha görünür hâle gelse de, aslında kadim bir insanlık hâlidir.
Antik çağın filozofları da yalnız kalırdı. Dervişler de. Rahibeler de. Ama zamanla erkeklerin yalnızlığı “bilgelik”, kadınlarınki “eksiklik” sayıldı.
Günümüzde kadınların yalnızlığını düşünelim. Özellikle de belli bir yaşa geldiyseniz, toplum sizden bazı şeyler bekler.
“Ee, sen ne zaman evleneceksin?”
“Yaşın ilerlemeden bir çocuğun olsun.”
Sadece aileniz ya da arkadaşlarınız değil; gittiğiniz bir kuaför de söyleyebilir bunu:
“Güzel kadınsın aslında, neden evlenemedin?”
Evlenemedin. Yani başaramadın, seçilmedin, bu mertebeye erişemedin…
Mutsuz bir evliliğin içinde olmaktansa mutlu bir yalnızlığı tercih ettiğini anlatmaya çalışmak bazen içinden bile gelmez. İçinden bile gelmez, çünkü kimse gerçekten duymak istemez. Çünkü seni anlamaya değil, yargılamaya hazırdır çoğu. Kadınlar hep “birine ait” olmalıymış gibi. Bir eşe, çocuğa, aileye, kalabalığa… Yalnız yaşayan kadın, aidiyet kalıplarının dışındadır. Bu yüzden rahatsız eder.
Toplumun gözünde yalnız kadın ya “eksik”tir, ya “tehlikeli”. Çünkü yalnızlık, onun düşünmesini sağlar. Düşünmekse sorgulamayı… Ve sorgulayan bir kadın, alışılmış rollerin sınırlarını aşar.
Yalnız bir kadın kendi gecesini aydınlatır. Bu da birilerini korkutur.
Belki de yalnızlık üzerine en çok düşünenlerle konuşmak gerekirdi; çünkü bazen yalnızlık, en çok başkalarıyla dertleşerek anlaşılır.
Bu konuya kafa yormuş iki kadınla oturup konuşmak istedim. Virginia Woolf’un Kendine Ait Bir Oda’sı ve Simone de Bevouir ‘ın İkinci Cinsiyet’ini alıp oturdum masaya. Sayfaları çevirdikçe bu iki kadının sözleri satırlardan çıkıp havada yankılandı. Ben çay koydum, Simone sigarasını yaktı, Virginia pencereden dışarı uzun uzun baktı ve söze ilk giren o oldu:
“Kadınlar bütün yüzyıllar boyunca erkeği olduğundan iki misli büyük göstermek gibi tılsımlı ve tadına doyum olmayan bir güce sahip olan aynalar görevi gördüler.”
Peki ya kimsenin aynası olmak istemiyorsam? Ya sadece kendi yüzümü merak ediyorsam? Kendi çizgilerimi, kendi kırışıklıklarımı, kendi gülüşümü görmek istiyorsam?
Kendim için yaşamak, kendim için güzelleşmek, kendim için üretmek istiyorsam?
Birinin kendini iyi hissetmesi için kendimi silmek zorunda olmadığımı fark ettiğimde özgürleştim belki de.
Ve işte o zaman ayna olmayı değil, içime bakmayı öğrendim.
Simone söze girdi: “Kadın doğulmaz, kadın olunur.”
Dişi olarak doğman, seni otomatik olarak kadın yapmaz. Toplum, aile, din, kültür seni “kadın” olmaya koşullandırır. Kadınlığa dair roller, davranış kalıpları sana zamanla öğretilir. Ağlamana izin verilir, ama öfkene verilmez. Bakımlı olman beklenir ama yüksek sesle konuşmamalısın. Evlenmezsen “kız kurusu”, geç saatte dışarı çıkarsan “fazla özgür” olursun. Sessiz, anlayışlı, fedakar olman gerekir.
Bir adım geride olma, yuvayı kurma, erkeği idare etme gibi görevleri değil de “Benim hayatım,” diyerek kendini seçtiğinde çoğu zaman karşına yalnızlık çıkar. Ama yine de bazı kadınlar yürüyor o yolda. Çünkü biliyor; kendi hayatını kurmanın bedeli varsa bile, başkalarının dayattığı hayatın bedeli çok daha ağırdır.
Bu bedeli ödemekten korkmayan kadın kendi kararlarını alır. İtiraz etmeyi, istememeyi, hayır demeyi öğrenir. Kadın yalnızken başkalarının sesinden uzaklaşır, kendi sesini duyar.
Önce ürker bu sesten, sonra ona güvenmeyi öğrenir.
Yalnızlıkla birlikte kadın, kendine geri döner. Kimsenin rol biçmediği, açıklama beklemediği bir alanda yeniden doğar.
Virginia o meşhur sözünü hatırlattı bana: “ Bir kadının kurmaca yazabilmesi için parası ve kendine ait bir odası olmalıdır.” Ve ekledi. Kendine ait bir odan var mı?
“Evet, kendime ait dört duvarım var, istediğim gibi yaşayabildiğim özgür bir alan. Ama itiraf etmek gerekirse zihnim bazen kiraya çıkıyor. Özgürüm sanırken, içimdeki ses yıllarca öğretilenleri tekrar ediyor. Zihnime hatırlatmam gerekiyor: Bu hayat bana ait.”
Ekonomik bağımsızlık, yalnız kadını güçlü kılar. Başkasının himayesine, onayına, merhametine ihtiyaç duymadan var olabilmeyi sağlar.
Ama bu bağımsızlık çoğu zaman yalnızlıkla gelir. Çünkü güçlenen kadın, artık “itaat eden” değildir. Ve bu da onu yalnızlaştırır.
Ama bu yalnızlık, artık bir zayıflık değil, bir seçimdir.
Simone ve Virginia’ya teşekkür borçluyum. Onlar, kendi yalnızlıklarında güç bulup sınırları aşan kadınlardı. Onlarla sohbet ederken, yalnızlığın aslında bir ceza değil, bir özgürlük alanı olduğunu öğrendim. Belki sen de kendi odanı, kendi yalnızlığını keşfedersin. Ve o odada, kendi sesinle barışırsın.



