Telefon çalıyor ama ben duymuyordum. Fındık ayının o kavurucu sıcağında, daldaki fındıkla kesişmiş; o bana, ben ona göz kırpıyordum. Ayakta zor duruyordum. İki yüz yıl önce dedelerimin, bu dik yamaca neden fındık ağacı diktiklerini, bir türlü anlamıyordum. Egeli olsaydım keşke; zeytinle uğraşır, üzümden şarap yapardık. Keçinin bile yürürken zorlandığı bu bayırda, ben hâlâ o fındığı daldan koparma derdindeydim.
Biraz ötede babaannem türkü söylüyordu. Keyfi pek bir yerindeydi, neşesi fındıkları topluyor hatta ayıklıyordu. Sanki sabah ezanında bizi yataklarımızdan zorla kaldırıp bu cehennem sıcağında bahçeye sokan, o değilmiş gibi bir de türküler söyleyip maniler diziyordu.
“Altını bozdurayım. Gerdana dizdireyim. İpek mendil değilsin. Cebimde gezdireyim.”
Köyde boşuna “Dozer” dememişlerdi ona; girdiği işi bitirmeden, önündekini devirmeden durmazdı. Ama bu neşeli hâllerini hep kısa keserdi. Ben doğmadan önce dedem ölmüş, babaannem gencecik yaşında dul kalmıştı. Maninin sonu gelmeden o neşe bir yere çarpar, dururdu. Omuzlarına o eski sessizlik çöker, bakışları uzaklara dalardı elalem laf ederdi.
Ben yorgunluktan bayılmak üzereyken onun bu gelgitli enerjisi, sırtımdaki o fındık tozundan daha çok kaşındırıyordu beni. Gerevi’yi kaptığım gibi dalın boğazına sarıldım. Gerevi dedikleri, bu yamaca ağacı dikenlerin, “Biz bu hatayı yaptık ama bu fındığı nasıl toplayacağız?” diye düşünürken çaresizlikten icat ettikleri bir mucize! İcat dediğime bakma; uzunca ucu kargaburunugibi eğri bir sopa işte… Ama o sopa o an senin kolun, kanadın, gece yatarken yastığın, dinlediğin şarkın her şeyin oluyor. O kargaburnu en tepedeki inatçı dalın kulağından yakalayıp kendine bir asılıyorsun; dal önünde rükuya varıyor ama fındık tozu da haraç keser gibi kafandan aşağı bir boşalıyor! Toz dediğin de toz değil; mübarek, koynundan sızıp belinde horon tepmeye başlayan bir ordu sanki! Vücudunun her yerinde o kaşıntı dans ederken; bir yandan kaşınıyor, bir yandan da içinden o bitmek bilmeyen duayı ediyorsun. “Ulan o kadar toz yuttuk, o kadar bayır tırmandık; bari bu sene fındık biraz para etse…” Her kopardığın çotanakta, elinle beraber cebinin de dolacağı günü hayal ediyorsun. O tozun, sitemin ve yorgunluğun arasında bu düşünce, bir bardak soğuk su gibi serinletiyor içini. Sonra yine bayır aşağı söve saya toplamaya devam ediyorsun…
Telefon çalıyor ama ben duymuyordum. Dağların birinden, vadinin boşluğunu yırtan o meşhur, “Eyyyyy!” nidası yükseldiğinde her şey durdu. Ses kayalara çarpıyor, hangi tepeden geldiği bir türlü çözülmüyordu. Biz bahçede dört erkek kardeştik; gücümüz kuvvetimiz yerindeydi, kulaklarımız en ufak çıtırtıyı duyuyordu ama ne o dağdan gelen yankının dilinden anlardık ne de bu coğrafyanın oyunlarından. Sesin hangi bayırdan koptuğunu anlamaya çalışırken birbirimize bakıp kalıyorduk. Ama babaannem, namıdiğer Dozer, bu işin piriydi. Omuzlarını dikleştirip sesin geldiği yöne kulağını kabarttı, yankıyı havada yakaladı; “Eyyyy Fidan! Sana telefon var! Sekizde tekrar arayacaklar, gel!” Babaannem dağı taşı inleterek onayı verdi. “Tamaaaamm!” O anda güneş sanki bir perde gibi çekilip gitti. Biz daha ne olduğunu anlamadan, Karadeniz’in o meşhur, hoyrat sisi tepemize bindi. Bu havanın ne telefona saygısı vardı ne de gelmesi beklenen habere… Bir bakarsın gökyüzü cam gibidir, bir saniye sonra her yer beyaza keser; bir anda fındık ocaklarını, dik yamaçları, hatta yanımızdaki ağaçları yutuverdi. Göz gözü görmez oldu, yağmurun kokusu genzimizi yakmaya başladı. O sise bakarken içimdeki o sitem dolu ses yine yükseldi. “Ulan o kadar toz yuttuk, o kadar bayır tırmandık; bari bu sene fındık biraz para etse de şu düğünü aradan çıkarsak…” Sis her şeyi yutuyordu ama o düğün hayali, o tozun ve kaşıntının içinden sıyrılıp zihnimin tam ortasında asılı kalıyordu. Biz o sisin içinde birbirimizi bile seçemezken, babaannemin verdiği o akşam sekiz randevusunun ağırlığı, sırtımızdaki fındık çuvallarından daha çok çöktü üzerimize… Sis demek, fındık toplamaya ara vermek demekti. Bizim için o dumanlı hava, dertlerin arasında saklı küçük bir müjde gibiydi. Bahçeden çıktık, eve vardık. Üzerimizdeki o yapış yapış fındık tozundan arınıp ak pak olduk.
Ama Dozer’in paleti bozulmuştu sanırım; telefon randevusunu bize emretti, bizi yola sürdü. Ona itiraz etmek ne mümkün. En ufak olanı evde bıraktık. Dizleri hâlâ yaralı, sesi ince, gölgesi kapının eşiğini ancak dolduran bir çocuktu ama o gece çocuk değildi. Evde bir erkek kalmalıydı, babaannesine yarenlik etmeliydi. Yaşı, boyu, korkusu önemli değildi; sobanın sönmemesi, kapının sürgüsünün çekili kalması, damın üstüne çöken karanlığa karşı içeride bir nefes bulunması gerekiyordu.
Kapının önünde durdu, bize bakmadı bile. Erkekliğin utangaç yükü omuzlarına erkenden çökmüştü. Elini kapının tokmağına koyuşu, sanki koca bir hanenin nöbetini devralır gibiydi. Biz oraklarımızı kuşanıp sise doğru yürürken, o arkamızdan bakmadı; çünkü bakarsa küçük kalacaktı. O gece boyu değil, sorumluluğu uzundu. Evde bir erkek kalmalıydı. O da kaldı.
Diğerlerinin de yaşları ufaktı ama o yorgunluğun, o sisin içinde beni yalnız bırakmamış, peşime takılmışlardı. Elimde orak, belimde silah… Sis demek hayvan demekti; kurt mu çıkar, domuz mu iner, bilinmezdi. “İnşallah götümüzü ısırmazlar” diye içimden geçirirken bir yandan da bu yolun dönüşünü ve o bitmek bilmeyen fındık parasını düşünüyordum. “Bari fındık bu sene para etse de şu düğünü yapsak. Sıralı dağları, sık ormanları, dalları meyveden ağırlaşmış kiraz ağaçlarını geçtik. Öyle devasa değillerdi ama vakti gelince dalları kıpkırmızı keser, insanın içini şenlendirirdi. Buralar fındıktan önce kirazın memleketiydi, anavatanıydı. Çekirdeğini toprağa atsan tutar, gölgesine otursan üstüne tatlı bir serinlik inerdi. Hâlâ aklım ermez; böyle kiraz varken kim vazgeçti de bu dik yamaçlara fındık dikmeye karar verdi? Kiraz dediğin dalında al al durur, yüzüne bakınca insanın içi açılır. Biz bırakmışız o şen meyveyi, gelmişiz fındığın çilesine razı olmuşuz, belki de kiraz para etmiyordu. Sonunda köye vardık. Kirazın kırmızısı arkamızda kaldı, fındığın tozu önümüzde.
Çeşmenin hemen karşısında, alt katı ahır, üst katı eve ulaştık. Telefon hattı sadece bu eve çekilmişti; beş-altı köyün, müjdesi de sevinci de hüznü de bu kapıdan yayılırdı. Bizim için gurbetin adı İstanbul olmuş, Giresun olmuş, Almanya olmuş, fark etmezdi. Karşıki köy de aynı mesafeydi bize, Berlin de… Biz her yere dik, her yere uzaktık. İçeri girip kendimizi tanıttık. “Dozer’in torunlarıyız!” Beklemeye başladık. Ben burayı biliyordum; seneler önce, yine böyle bir bekleyişin sonunda birkaç haber de ben almıştım bu odada. O yüzden duvarların dilini, telefonun sesini tanıyordum. Gözüm o siyah cihaza takıldı; üzerinde bir bez, yanında ise o meşhur saat duruyordu. Telefon çaldığı an, evin küçük fırlaması hemen süreyi açar, odadan fırlardı. Kapatınca da sanki mahsus yaparmış gibi o süreyi bir o kadar geç durdururdu. Hesabı şaşmazdı: dakikasına göre Sen ararsan kırk, karşı taraf ararsa otuz lira. O siyah cihazın başında, gurbetten gelecek sesi beklemeye koyulduk. Telefon çaldı. Bu sefer duyuyordum, duyuyorduk. Odanın o tütün kokan sessizliğini yırtan sesle beraber, evin küçük fırlaması içeri birden süzüldü; sanki kapıdan değil de işin içine doğmuş gibiydi. Yüzünde alışkanlıktan yapılmış bir ciddiyet, gözlerinde, “Ben bu işi yıllardır yapıyorum,” edası vardı. Ahizeyi kaptı, “Alo, alo, alo…” diye sesin varlığını tartar gibi kontrol etti. Sonra hiçbir şey söylemeden, hafif bir bıkkınlıkla telefonu bana uzattı. Ahizeyi kulağıma dayadığımda gelen o cızırtılı ses tanıdıktı. Önce hâl hatır soruldu, hâl hatır edildi. Sonra o beklenen soru geldi; “Fındık var mı?” Ben de biraz muziplik, biraz da yorgunluğun verdiği bir sitemle, “Var,” dedim. “Topluyoruz çuval çuval…” Ama karşı taraf sesini yükseltti. Bir refleksle hemen ayağa kalkıp hazır ola geçip esas duruşta durdum, askerden de yeni gelmiştim, hürmetten yerimde duramadım, omuzlarımı dikleştirip telefona iyice gömüldüm. Söylediklerini tek tek dinledim, babaanneme eksiksiz ulaştırmak için her kelimeyi zihnime kazıyıp ezberledim. “Ellerinden öperim,” diyerek telefonu kapattım. Fırlamayı çağırdım; yine o meşhur yavaşlığıyla geldi, süreyi bilerek geç durdurdu. Hesabı çıkardı; ücreti kuruşu kuruşuna ödedim. Çıkarken o fırlamanın yanağından bir makas alıp evden çıktım. Yüzü bir an asıldı; gözleri daraldı, dudağının kenarı titredi. Biz kapıdan süzülürken arkamızdan öyle bir baktı ki insanın ensesi kaşınır. Ağzı kıpırdadı; sesi çıkmadı ama dişlerinin arasından bir şeyleri ezdiği belliydi.
Kardeşlerimle beraber, elimizde orak, belimizde silah, omuzlarımızda ise gurbetten aldığımız o fırça yemiş ama mühim haberin ağırlığıyla yola koyulduk. Karanlık artık tam anlamıyla çökmüştü. Geldiğimiz o dik yolları şimdi elimizde fenerlerle sisin içinde birer ışık hüzmesi açarak dönüyorduk. Ama bu sefer durum farklı; ormanda çıt çıksa kulağımız oradaydı, mermiyi silahın ağzına vermiştim. Temkinliydik; her gölge bir tehlike, her ses bir pusu gibiydi. Kardeşlerim arkamdan merakla geliyordu. “Ne dedi? Ne oldu?” diye üst üste sorular dökülüyor, ağzımdan bir söz almaya çalışıyorlardı. Ben ise yürümeye devam ettim, sanki konuşursam yük ağırlaşacakmış gibi susuyordum. Söylemedikçe arkadaki sesler kesilmedi; aksine daha da alçalıp sertleşti. Kelimeler net değildi ama niyet açıktı. Dişlerin arasından sıkıştırılmış küfürler, bastırılmış öfke gibi arkamızda sürükleniyordu. Açık açık sövüyorlardı; ama seslerini yükseltmeden, sanki kendi aralarında hesap görür gibi.
Ben yine de dönüp bakmadım. Sesimi çıkarmadım; ne de olsa sisin içinde “Küfür ruhun yelpazesidir,” deyip bıraktım ki içlerini serinletsinler. Zifiri karanlıkta, fener ışığı ve yaban korkusuyla sessizce ilerliyorduk. Zihnimde telefondaki azar ve babaanneme ulaştırmam gereken haberle adımlarımızı eve doğru sıklaştırdık. Uçurumun ucundaki evimize nihayet vardık. Fenerin ışığı camlara vurunca içeride bir gölge kıpırdadı. Burnunu cama dayamış bizi bekliyordu. Cam buğulanmış, avucuyla silmiş, yine bakmıştı. Biz kapıya varmadan gölge kayboldu; içeride küçük ayakların telaşı duyuldu. Evde kalmıştı ama gözleri bütün yolu bizimle yürümüştü.
İçeri girdiğimiz gibi her birimiz bir köşeye döküldük, yorgunluktan kemiklerimiz sızlıyordu. Gürültümüze uyanan Dozer, o keskin sesiyle beni yanına çağırdı. Zihnime kazıdığım haberi tek tek ilettim. Arayan babamdı. Fındık bitince geleceğini, kardeşlerimi sünnet ettirip kemençeli yemeli içmeli düğün yapacağını söylemişti.
O an babaannem doğruldu. Başındaki peştemeliyle yarı uykulu, gözleri boncuk boncuk bize baktı. Uykudan yeni çıkmış bir çocuk şaşkınlığı vardı yüzünde; ama o yaşın verdiği ağır bir sakinlik de. Sadece bakışları bir an odada dolaştı, sonra yavaşça yerine yaslandı. “Hayırlısı, hayırlısı olsun,” diye mırıldanıp Ecevit yünü yorganına sarılıp yattı. Sonuçta yarın sabah bizi yine o kaldıracaktı.
O sene fındık bitti, çuvallar doldu, çatılarda serilip kurutuldu. Kemençe çaldı, horon kuruldu, köy bir geceliğine kendini unuttu.
Düğün yapıldı ama damat ben değildim. O kadar tozun, yorgunluğun ve benim kurduğum hayallerin üzerine tek bir gerçek kaldı. Fındık para etmişti.


