Şimdi hangi boyacı sandığı parlatabilir ki bu bayramın solgunluğunu? Hangi çocuk pabuçları o eski, o devasa heyecanları geri getirebilir? Bir bayram sabahının rengi kaç tonda solar; kaç kapı eşiğinde, kaç boş sandalyede asılı kalır bir insanın yokluğu?
Ben o zamanlar bayram geceleri uyumayı “zaman kaybı” sayan çocuktum. Baş ucumda duran yeni pabuçların deri kokusu, odanın havasına karışan o taze umutla sabahı beklerdim. Çünkü güneş doğduğunda sadece bayram değil, koca bir sülale doğardı o tek göz odamıza. Hatırlıyorum o daracık duvarları… İçine dünyaları sığdırdığımız, diz dize oturduğumuz, bereketin ekmek kırıntısı kadar somut olduğu o günleri.
Gurbetin yollarını tozuna katarak gelen Berk, Baran ve Beril’in kahkahaları odaya dolduğunda; Gülsüm yengenin o gözleri yorgun selamıyla ve dayımın bize olan bağlılığıyla kapıdan girer girmez, anneme; “Bacım,” ve “yeğenlerim,” demesiyle ev şenlendiğinde anlardık.
Zenginlik, bir odada on kişi sığışıp da kimsenin kimseye yük gelmemesiymiş. O dar odada kurulan sobanın üzerinde tüten çayın buharı, dünyanın en lüks sofralarından daha çok ısıtırdı içimizi.
Sonra bir gün teknoloji geldi, odalar ayrıldı, yüzler ekranların soğuk ışığında yabancılaştı. Şimdi herkesin kendi kalesi var ama kimsenin kapısı o eski heyecanla çalınmıyor. Eskiden akraba ziyaretlerinin haritasını çıkarırdık çocuk aklımızla; bir strateji uzmanı gibi; hangi elin daha içten öpüleceğini, hangi evin ikram ettiği o fıstıklı şekerlerin daha taze olduğunu, hangi sokağın kolonyasının daha güzel koktuğunu bilirdik.
Annem ise bayramın gizli kahramanıydı… Geceden mutfağa girer, o mübarek elleriyle sadece yemek değil, bir yuvanın huzur kokusunu pişirirdi. Tepsi tepsi baklavaların şerbetiyle birlikte evin her köşesine bir tatlılık yayılırdı. Babam namazdan dönerken elindeki hışırdayan poşetlerde sadece rızkı değil, bir ailenin bir arada olmasının müjdesini taşırdı. Ve annem… Babamı kapıda karşılayan o dünya güzeli kadın. Saçlarının dalgalarındaki o röfleli parıltı, güneşten daha çok aydınlatırdı evimizi. Saçları nasıl da ışıklıydı… Nasıl da diri, nasıl da “Buradayım, korkmayın,” der gibiydi. Onun mutfaktaki tencere tıkırtısı, evin en güvenli senfonisiydi.
Bugün takvimler bayram diyor ama benim içimde bir yerlerde o ışık söndü. Onun o ışıklı saçlarını, mutfaktan gelen tıkırtısını, babamı karşılayan o eşsiz gülüşünü alıp gittiği ilk bayram bu.
İnsan annesi gidince sadece öksüz kalmıyormuş; çocukluğu da valizini toplayıp o evden temelli gidiyormuş. Şimdi teknoloji her şeyi hallediyor, herkes birbirine ruhsuz mesajlar atıyor ama kimse o tek göz odadaki huzurun, o ışıklı saçların altındaki güvenin yanına bile yaklaşamıyor.
Bu bayram benim için uzun bir iç çekiş. Bu bayram, “anne” kelimesinin dört harfe değil, koca bir ömre sığdığını anlama mevsimi. Ah ne günlerdi; şimdi onca yaşanmışlıkları, o güzelim yılları sadece hatırlıyoruz, unutmamak için diri tutuyoruz.



