Rüzgâr ipliği oynatıyor. İpliklerin kalanı askıda. Tülü ipliklerden dikmiştim. “Albüm mü kalmış?” diyenlere inat, albümler sıra sıra konsolun üzerinde duruyor. Paslı çivilerini söküyorum, ortada kalmış sehpanın. Her gün tozunu alıyorum onun. Sadece onun mu, her şeyin. Bozuk sesle konuşuyor radyo sesi fonda. Kapı kapalı. Tek toz yok, tertemiz. Tertemiz köşe bucak.
Koku var. Koku burnumu yakıyor. Genzime doluyor. Sessizlik değil, ses daha çok rahatsız ediyor. Kapı beni çağırıyor. Geri adım. Eşikten korktum. Bu korku yeni, diğerlerine benzemiyor. Albümü açtım. Parmağımı fotoğrafta gezdirdim, tekrar o günü yaşamak gibi. Taburenin yeşili görünmüyor. Oysa onu, en yeşil o, diye almıştık. Anahtar nerede? Radyoyu kapamamışım gece. Tuhaf.
Balkon boş, bakış boş, mesafe… Tek cümle. Hatırladım şimdi. Gece geldi uykumda. Yok uykumda değil, rüyamda. Yine mi geldi? Gündüz düşü gece görülür mü?
Yabancı gibi ama çok da aşina. Kaygım tavan yaptı. Karşı koyamadığım, eşiğin çağırısına uydum sonunda. Sese mi, sırra mı gidiyorum? Düğüm oldu içim, cevap yok. Her duygu bir seçim. Vicdan desem değil, merhamet mi? Dev gibi karşımda. Ne bu? Sabır bu. Nefesim bekleyişte, eşiği geçtiğimden beri yürüyorum. Kaç kattı bu ev?
“Uyan,” dedim kendime. Uyumuyordum ki. “Hazırlan.” Kapının demirden tokmak kolu, çocuk… çocuklarımın sesleri; içeri girmeyen, kapalı tüller ardındaki askıdaki güneş. Tedirgin duran benden çok oda. Soğuk, karanlık ve köşeli. Rahatlamak mümkün değil, der gibi.
Çarpıyor kapı rüzgârdan. Çocukları okula bırakmam gerek. Ceketim nerede? Babamla buluşmaya hangi gün gidecektim? Israr etmese her gün göreceğim var. Israrı kilit gibi. Havada kalıyor duygu, askıda kalıyor karar. Rüzgâr yine çarptı kapıyı. Çocuklar kalktı, seslendiklerinde hazır olmalıyım. Hazır ve kaygısız. Ses az, ışık az. Pencereler görünüyor tülün ardından. Evler çok yakın. Arada duvar değil, perde var gibi. Zaman takılı kaldı. Zaman illüzyon. Zaman donuk.
Evler neden bu kadar yakın? Yakınlık zor. Ses az ama içim çığlık. Işık az ama içim yanar döner lamba. Sokak sokak koşsam, kaçsam. Ya arkamdakiler? Tanrının elbet var planı. Öfkem yok, kaygım kapının girişinde eşikte. Her dua edişte, şükür, kül oluyor endişe.
Evden çıktık. Çocuklar neşeli. Farkında değiller yine şükür. Kaygımdan küçük bir kırıntı bile onlara geçirsem affetmem kendimi. Benden gider de keder, kalır çocuklarda bir ömür bilirim. Yine aklımda gece. Rüya değil gerçek, her hece dönence. Kör duvar. Gölgesini bile görmedim içeri girerken. Sinek olmasa uyumuştum, o saate kalmazdım. Kalktım, vızlamanın sebebi sineği ararken aynanın önünde ayaktaydım. Arkamda bir anda belirdi. Ne yapacağımı şaşırdım. Yabancı biri ama nasıl da tanıdık bir yara, yara acıdı, yaranın adı gurur. Islak gözlerim gözlerine değdi. Fotoğraftaki ânın tıpası açıldı o an. Bir veda, bir kavuşma anı aynı anda çehremde. O sadece bakıyor aynadan arkamda ve suçsuz. Suçlu yok. Gördüğüm karşımdaki askıda takılı kalmış kör gurur, taştan inat.
Sinek aynada kaldı. Elimi kaldırdım elimi tuttu arkamdan. Gözlerimi kapadım. Açtığımda sinek aynada ölmüştü.
Kafesteki yorgunluk albümlerdeki kabuk. Yorgun inadım. Sonsuzum. Sonsuzsun…Ya çocuklarım. Her şeyin başı da sonu da sadece onlar. Gölgemle yürüdüğüm yol. Karanlık. Çocuklarla yürüyorsam sahnedeyim, ışıl ışıl. İçimde festival, sahnede gerçek sanat. Sanat annelik.
Rüzgâr ipliği iplikler tülü oynatıyor. Aynadaki sineğin kanı kurumuş. Silsem çıkar mı? Fotoğraftaki anın hoş kokusu içine konmuş ve mühürlenip tıpası yine kapanmış. Çocuklar… Onlar karnaval, onlar şölen, dünya onlar.
Yol boyu laytmotifler birbirine yabancılaşarak yolun sonuna geldik. Sonunda okul. Bahçede çocuklar cıvıl cıvıllar. Öptüm yanaklarından, gözlerinden. Sadece birkaç saatlik bir veda. “Almaya gelirken elma şekeri getir,” dediler aynı anda.



