Asiye ağlayan oğlunu eşine uzattı.
“Dişi çıkıyor herhâlde, bütün gün huzursuzdu. Sen biraz kucağında oyala ben yemeği ısıtayım.”
Soner kollarını açtı. Ellerini açıp kapatarak gel işareti yaptı.
“Erdi, oğlum gel babana.“
Oğlunu sevgi ile kucaklarken;
“Babasının aslanı bugün neler yapmış? Anlat bakalım.”
Erdi, “Aguu, ma-ma, ba-ba…” diye sesler çıkarmaya başladı. Soner koltuğun üzerindeki sarı ördeği eline aldı. Oyuncağı sıktıkça cik, cik diye ses çıkıyordu. Erdi sustu, sarı ördeğin çıkardığı sese dikkat kesildi.
Soner yeni yeni öğrenmeye çalıştığı şarkıyı söylemeye başladı.
“Mini mini bir kuş donmuştu,
Pencereye konmuştu.
Aldım onu içeriye,
Cik cik, cik cik ötsün diye.
Pır pır ederken canlandı.
Ellerim bak boş kaldı.”
Soner elindeki oyuncağı havada ileri geri hareket ettiriyordu. Sesini inceltip, kalınlaştırarak oğlunun dikkatini sabit tutmaya çalışıyordu. Asiye, yemekler ısınırken acele hareketlerle masayı hazırlıyordu. Soyduğu salatalığın kokusu bütün eve yayıldı. Salona geldi.
“Yemek hazır hayatım, hadi yiyelim.”
Soner ayağa kalktı. Oğlunu sol koluna aldı. Diğer kolunu da Asiye’nin omzuna koydu. Asiye de oğlunun elinden tuttu. “Babası da ne güzel şarkılar söylermiş oğluma.”
Soner Asiye’nin yasemin kokulu uzun saçlarını kokladı. Omuzunu sevgi ile sıktı. Asiye’nin gözü karşı duvarda asılı duran “Mutluluk Tablosu” isimli yapboza takıldı. Stresli hamilelik sürecinde Soner ile birlikte yapmışlardı. Bir yatakta altı küçük çocuk ile uyumakta olan mutlu karı koca resmedilmişti. Ne akan çatı umurlarındaydı, ne de kırık cam. Evin akan çatısına şemsiye ile çözüm bulmuşlardı. Kırık penceresine gazete yapıştırmışlardı. Üstlerini örtmeyen kırkyama yorganları, kedi, köpek, tavukları ile aynı odada mutluydular. Her parçayı yerleştirdiklerinde o çift gibi mutluluğa biraz daha yaklaştıklarını hayal ediyorlardı.
“Asiye ne dersin son bir kez daha tüp bebek denesek mi?”
Abisinin çocuklarının sünnet düğününde dans ederken, yeğenlerine bakarak sormuştu. Asiye Soner’in gözlerindeki mutluluk ve özleme kayıtsız kalamamıştı. Olur anlamında başını sallamıştı. Ama on yıldır çektikleri gözünün önüne gelmişti. Çocuk için gitmedikleri doktor, çalmadıkları kapı kalmamıştı. Kim ne derse onu yapmışlardı. Ballı karışımlar yediler. Adaklar adadılar, türbelere çaputlar bağladılar. Kaç kez tüp bebek denediler. Olmadı, olmadı, olmadı… Her ay Asiye “Belki bu sefer hamile kalırım. Allah’tan ümit kesilmez,” diye umutlanıyordu. Her regl olduğunda Asiye ve Soner’in evinden bir cenaze çıkıyordu. İkisi de çok yıpranmışlardı.
Tedaviye başladılar. Heyecan ile doktorun vereceği güzel haberi beklediler. Embriyonun rahme yerleştirildiği andan itibaren Asiye yattı, dinlendi, bu sefer olması için dualar etti. Bebeği ilk kez ultrasonda gördüklerinde Soner ve Asiye birbirlerine sarılıp ağladılar. Dokuz ay bebeği korku ve ümit arasında beklediler. Nihayet bebek doğduğunda mutlulukları tarifsizdi. Soner, adadıkları çifte kurbanları kestirdi. Sadakalar dağıttı. Muradımıza erdik anlamında bebeğe “Erdi” ismini koydular.
Soner erken yattı o akşam. Erdi bir türlü uyuyamıyordu. Soner’i rahatsız etmemek için Asiye ağlayan oğlu ile salona geçti. Oğlunun bezini değiştirdi. Kucağına alıp emzirdi. Boynundan cennet kokusunu içine çekti. Asiye emzirdiği bebeği omzuna yatırdı. Bebeğin gazını çıkarmak için sırtını sıvazlayarak, ufak ufak vurmaya başladı. Gaz sancısından ayaklarını karnına çekiyor, kıvranıyordu. Erdi gazını çıkarınca rahatladı. Gaz ile birlikte emdiği sütün fazlasını da kustu. Ekşi süt kokusu ve kusmuktan başka zaman olsa iğrenirdi Asiye. Ama çocuğu olduktan sonra hiçbir şeyden iğrenmez olmuştu.
Erdi’ye usul usul ninni söyleyerek kucağında salladı.
“Atem tutem men seni,
Şekere katem men seni,
Akşam baben gelende oy,
Önüne atem men seni.”
Kolları ağrıyınca, kanepeye ayağını uzattı. Erdi’nin yastığını ayağına koydu, usulca ayağına yatırdı. Hem ninni söyledi, hem ayağında salladı. Erdi nihayet ağlaya ağlaya uyudu. Asiye’nin de içi geçmiş, başı önüne düşmüştü.
Derinden gelen uğultu ile Asiye sıçradı. Her yer beşik gibi sallanıyordu. Nerede olduğunu, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Gökten sanki taşlar yağıyordu. Birden ayağında yatan Erdi’ye uzanmak istedi. Asiye kıpırdayamadı “Soner! Soner! Erdi!” diye bağırdı. Kapana sıkışmış gibiydi. Ayaklarını oynatmak istedi. Ayaklarını hissetmiyordu. Kafasına düşen cisim ile gözü karardı. Toz bulutu içinde Asiye sessizliğe gömüldü.
Aylar sonra hastanede gözünü açtı. Başında annesi duruyordu. Annesi sevinçle elini tuttu. Asiye “Soner, Erdi…” diye sordu. Annesi gözünü kaçırdı, sustu. Asiye “Ne oldu? Soner nerede? Bebeğim nerede?” diye ısrar edince annesi “Deprem oldu kızım. Her yer yıkıldı. Soner ve bebeğin…” ağlamaktan sözlerini tamamlayamadı. Asiye “Beni niye kurtardınız? Beni niye çıkardınız? Onlar yoksa ben ölüyüm zaten. Bu dünyada benim ne işim var?” diyerek bağıra bağıra ağladı.
Hastaneden çıkınca mezarlığa gitti. Tekerlekli sandalyesini annesi itiyordu. Mezarlığın her yerinde, taze toprak yığınları vardı. Mezar taşı yerine başlarına, birer tahta parçası dikmişlerdi. Hepsinin üzerinde yazan tarih aynıydı, “17.08.1999” Asiye depremin dehşeti ve büyüklüğünü bir kez daha idrak etti. Aile mezarlığında Soner ve oğlu kucak kucağa yatıyordu. Bacakları kesilen Asiye, tekerlekli sandalyeden kendini toprağa attı. Eşi ve oğlunun mezarına kapaklandı.
“Beni niye bıraktınız? Beni burada niye bıraktınız ?” diye ağladı, ağladı, ağladı. Gözyaşları toprağa karıştı. Tırnaklarının arasına topraklar doldu. Toprağı okşadı, oğlunu okşar gibi. Bir an durdu oğluna ninni söylemek istedi. Ne ninninin sözlerini hatırladı ne de sesi çıktı. Sessizliğe yuvarlandı Asiye.



