Hey uzaylı, ben bir kadınım!
Diyelim ki bir gün bir uzaylı kalkıp da milyonlarca ışık yolunu aşıp Dünya’ya gelmiş olsun. Şansa bak ki şu koca mavi gezegende gele gele benim fakirhanenin önüne gelmiş. Ve tesadüfe bak ki çattt! Karşısında ben.
Garip olan şey şu ki ben onun varlığına alışkınım. Çünkü tam bir bilimkurgu ve fantastik hayranıyım. Zihnimde devasa galaksileri, başka boyutları, kıyamet sonrası yıkıntıları defalarca inşa edip yıktım. Ama o yeşil yüzlü -hakikaten yeşiller mi acaba?- garip yaratık bana şaşkın şaşkın bakıyor. Evet, uzaylı karşımda ve ben ona çılgınca el sallıyorum.
“Hey uzaylı, ben bir kadınım!” diyorum.
Sizce neden bu cümleyi seçmiş olabilirim? Neden insan“oğlu”nun varlığından, koca koca medeniyetlerimizden, beton binalarımızdan ya da roketlerimizden bahsetmedim ki? Yüzümde kırık bir tebessüm…
“Evet, ben bir kadınım ve bu mavi kütlede insanım,” diyorum tekrar.
Şaşkın gözlerle ya da göz niyetine taşıdığı o ışıl ışıl iki çukurla bana bakmaya devam ediyor. O, galaksilerin doğumuna tanıklık etmiş. Yıldız tozlarının, patlayan süpernovaların, kozmik fırtınaların içinden süzülüp gelmiş. Üzerinde sonsuzluğun, soğuk ve devasa evrenin kokusu var. Belli ki uzay tozu yutmuş adam. Ben mürekkep yalamışım ne yazar?
Onu içeri alabilmek için kapıdan çekiliyorum. Salona geçerken kapının yarattığı hafif rüzgârla pencereden giren güneş ışığı çakışıyor. Tam o an karşımızdaki vitrinde, annemden kalma eski dantelin etrafından yüzlerce küçük toz zerresi havalanıyor. Havadaki o zamansız zerreler, âdeta görünmeyen bir hafızayla dans eder gibi yavaşça vitrinin ahşap yüzeyine çökerken ikimizin de gözü aynı noktaya takılıyor.
İşte, tam o an jeton düşüyor.
“Bak,” diyorum parmağımla havayı gösterip. “Sen oralardan, yıldız tozlarının içinden geçip geldin. Ama bu gördüğün bizim buraların tozu. Zamanın ve yaşanmışlığın tozu.”
Uzaylıya koca koca insanlık tarihini, savaşları ya da gökdelenleri anlatacak değilim. Bir kadının evi, o evin sessizliği ve biriken eşyaları, bu gezegeni özetlemeye yeter de artar bile.
Ona “Ben bir kadınım,” dedim. Çünkü tozlarla en çok biz haşır neşiriz ne de olsa. Nereyi silsen, neyi dantellerin altına saklasan yine birikir bu toz denilen illet. Kadın olmak biraz da o tozu silip, zamanın üzerini temizleyerek yaşamaya devam etmek değil midir?
Bizim yeşil misafir havada süzülüp ahşap rafa çöken zerreleri izliyor. Muhtemelen milyonlarca ışık yılı öteden gelip de bu kadar basit bir şey karşısında bu kadar konuşacağımı tahmin etmiyordu.
“Bizde, toz bazen unutturur,” diyorum, yüzümdeki tebessümü bozmadan. “Ama üzerine şöyle bir üflesen, altından neler çıkar bir bilsen,” diye zırvalamaya devam ediyorum.
Göz göze geliyoruz.
“İnsanlar hep senin geldiğin o gökyüzüne, büyük yıldız bulutlarına bakıp durur uzaylı. Ama hemen diplerinde, bir vitrin rafında sessizce bekleyen şu zaman izlerini hiç fark etmezler. Bize göre yıldız tozları büyüleyicidir ama dünya tozu sadece kirdir.”
Hiçbir şey söylemiyor. Bir an heyecanla önüne geçip gözlerinin içine bakıyorum.
“Yoksa siz de eşyalarınızın üzerinde biriken yıldız tozlarını siliyor musunuz?”



