Kapıyı çarptım ve çıktım.
Ayakkabılarımın içine dolan soğuk kumu hissetmiyorum. Ya da hissediyorum.
Kasım ayının son gecesi dolunay parlıyor. Ve ben koşuyorum. Yollar toz oldu. Ne zaman bulandı paçalarıma, bilmiyorum.
Nefes alamıyorum. Ne ara geldim buraya, kaç sokak geçtim, kaç adım attım? Bir gece mi, bir ömür mü sürdü yolculuğum? Dizlerimde Karadeniz’in beyaz köpükleri.
Başımdan kaynar sular döküldüğünde otuz beş miydim… Beş mi?
Sebahattin… “Tin tin tin” yankılanırken odanın kireç rengi duvarlarında…
Duvarlar üstüme geliyordu.
“Sebahattin tin. Tin…”
O sözler tavan alçısının çatlağından sızmış, kafatasımda çatırdayarak gümlemişti. Güm! Güm!
Ayaklarım çoktan kalkmıştı. O hâlâ arkamdan bakıyordu.
Gündüz müydü? Ne zaman dolunaya kaptırmıştı yerini sonbahar güneşi?
Soluklanmak için dursam faydası var mıydı?
Yine de durdum. Nefes nefese! Nefesim gecenin karanlığında donup kalmıştı. Benim gibi. Dolunayın aksı durgun denize düşmüştü. Deniz durgundu. Ben durulmuştum. Durulmayıp ne yapacaktım?
Çöktüm. Köpükler de çöktü. Paçalarımdan döküldü yolların tozu. Dizlerimi karnıma çektim. Karnımı içime. Hıçkırıklarım karıştı denizin sesine.
O odaya gittim. Ellerim dizlerimde… Dizlerim titrek. Unutkanlık tadında. Yıllar geçmiş anlamamışım.
Acıyarak baktı bana. Ben de acıdım kendime. Ağlamaklı oldum. Sesim titredi. Çatallaştı. “Yaşamak is…”
Sonra kayboldu ağzımın içinde sözcükler. Ruhum çekildi. Daha otuz beşimde.
Tam o anda dolunayın denizdeki yansıması çatladı. Yıldızlar altın tozu oldu. Yolun tozuyla birleşip döküldü denize. Suyun üstünde küçük halkalar oluştu. Su mu can oldu, deniz mi? Kabardı. Köpükler uzadı. Uzadıkça, zifiri yele oldu.
Dalgalar yükseldi. Yükseldi.
Gece, altın tozuna bezenmiş siyah bir aygıra evrilirken ben sadece izliyordum.
Karanlık denizin içinden ağır ağır doğruldu.
Yelelerinin arasından sızıyordu dolunay. Deniz ve ay… Muhteşem at… Önce başını kaldırdı. Sonra ön ayaklarını. Görmüştüm bunu. Şaha kalktı. Deniz yerinden oynadı.
Göğsünü kabartıp havayı yardı.
Nallarının sesi. Denizin uğultusu. Dörtnala üstüme gelen. Can alıcı.
Ben de… Ayağa kalktım.
Bir asker gibi selam durdum.
Tanıyorum. Yabancı değil. Yabani hiç değil.
Meğer beklediğim oymuş.
Deniz, nal sesiyle bölünürken… Dizlerim titredi.
Gülümsedim korkarak. Yine de hazırdım.
Artık umurumda değildi son sözler.
Kulağımı silmeden o ses titreşti. “Sebahattin… Tin, tinn.”
Yere düşen başımı alıp kaldırdım. Son kelimeler dudaklarının kenarında, bir vardı bir yoktu.
Tıpkı benim gibi. Tıpkı bir masal gibi.
“Ölüyorsun,” demişti doktor. Gözlerinde burukluk. Benim ellerimde ise boşluk. “Ölüyorsam kaçmalıyım,” demiştim. Kapıyı çarpmadan hemen önce.
Aygır yanımda artık. Bütün heybetiyle.
Eğildi. Döküldü tozlar yelesinden. Ben de eğildim. Topladım yerden. Onun isteğine boyun eğdim. Çaresizlik değil. Gönüllüydüm. Atladım deniz tuzuyla ıslanmış çıplak sırtına.
Dolunaya doğru sürdüm.
Bir masalmışım, geldim geçtim.
Bir varmışım, bir yokmuşum.



