Eskiden sadece havada uçan bir tozdum. Şimdi ise mavi dalgalara karıştım. Artık gökyüzünü değil, suyu hissediyorum ve neyse ki ikisi de mavi…
Burada yaşamak, hareket etmek başka. Rüzgâr beni istediği yere götürmüyor, götüremiyor artık. Uçmuyorum, gökyüzüne yükselemiyorum, bir pencerenin kenarına konup yeni bir esintiyi beklemiyorum. Dalgalar beni içine alıyor; biraz ileri, biraz aşağı, sonra yeniden kıyıya doğru sürüklüyor. Bunun özgürlük olup olmadığını henüz bilmiyorum. İnsanların bu kelimeyi çok kullandığını duydum. Gitmek isteyenler de söylüyordu, kalmak isteyenler de. Birbirinden ayrılanlar özgürlükten söz ediyordu, birbirine kavuşanlar da. İnsanların kelimeleri tuhaftı. Tıpkı duyguları gibi…
Birkaç dakika önce üzerinde olduğum ince kumaş parçası biraz ileride dalgalarla boğuşuyor. Ayrıldık ama hâlâ görebiliyorum. Sahibi kıyıda ağlıyordu. Rüzgâr boynundaki fuları çekip aldığında fark etmedi bile. Kumaş bir an havada yükseldi, ben de onunla birlikte yükseldim. Sonra ikimiz de suya düştük. Sahibi ondan ayrıldığımızı fark etmedi, arkamızdan da bakmadı.
Oysa birkaç saat önce aynı kumaşı burnuna götürmüş, gözlerini kapatmış, kokusunu içine çekmişti. Onu öyle sıkı tutmuştu ki fuların çok değerli olduğunu düşünmüştüm. Sonra bir anda ağlamaya başlamıştı. İnsanlarda en çok bunu anlayamıyordum. Bir şeyi kaybetmekten korkarken o şeyin gidişini nasıl fark etmiyorlardı?
Onun neden ağladığını ise biliyordum. Çünkü ondan önce onu ağlatan kişinin üzerindeydim.
Adam kapıyı kapattığında ellerini ceplerine sokup hızlı hızlı yürüdü. Birkaç adım sonra durdu. Geri dönecek sandım. Dönmedi.
“Böylesi daha iyi,” demişti az önce.
Bu cümleyi daha önce de duymuştum. İnsanlar en çok canlarını acıtan şeylerin ardından garip bir biçimde bunu söylüyorlardı: “Böylesi daha iyi.” Kimin için? Geride bıraktığı kadın için mi, kendisi için mi, yoksa ikisinin de henüz tanımadığı gelecekleri için mi?
Kadının gözlerinden yaş akarken adam ona bakmamıştı. Önce bunun onun üzülmediği anlamına geldiğini düşündüm. Sonra, kapıyı açmadan önce başını duvara yasladı ve uzun süre öylece kaldı. Gözlerinden hiçbir şey akmadı. Kalbinden aktıysa da göremedim. Ardından bir anda kapıyı açtı ve hızlıca çıktı.
O gün yeni bir şey öğrendim: İnsanlar ağlamadan da ağlayabiliyordu. Ağlamak sadece gözyaşı dökmek değildi…
Buraya gelirken öyle hızlı yürüyordu ki neredeyse uçacak, ondan uzaklaşacaktım. Ben ceketinin mendil cebindeydim. Adamdan kadına ne zaman geçtiğimi bile hatırlamıyorum. Belki kadına son kez sarıldığında, belki ellerini onun omuzlarına koyduğunda. Benim için geçişler hep böyledir. İnsanlar birbirlerine dokunur ya da bir rüzgâr eser, ben yoluma devam ederim.
Adamdan önce üniversitede bir sınıftaydım. Üniversite diyorum ama emin değilim; bu kanıya bıyıklı, sakallı erkekleri ve istediği gibi giyinen kızları gördüğüm için vardım. Bir sıranın köşesinde bekliyordum. Önümdeki sırada oturan genç kız arkadaşına bir şeyler fısıldadı, ikisi birden gülmeye başladı.
Gülmeyi tanıyordum. En kolay duygu buydu sanıyordum. İnsan gülerse mutludur, daha doğrusu ben öyle düşünüyordum. Genç kız çok gülüyordu. Ders boyunca arkasına dönüyor, arkadaşına küçük kâğıtlar uzatıyordu. Uyarıldığında başını önüne eğse de dudaklarının kenarındaki gülümsemeyi saklayamıyordu. Bu muzip gülüş ona çok yakışıyordu. Mutluydu. Bundan emindim.
Ders bittiğinde telefonuna baktı. Gülümsemesi kayboldu. Ekranı kapattı, yeniden açtı. Bir şeyler yazıp siliyordu sanki. Tekrar yazdı, yine sildi.
Arkadaşı kapıdan seslendi.
“Geliyor musun?”
Başını kaldırdı ve gülümsedi. “Geliyorum.”
İşte o zaman kafam karıştı. Biraz önce kaybolan şey nasıl bu kadar çabuk geri gelmişti? Belki gülmek, mutlu olmak değildi. Belki yalnızca gülmekti. Belki de arkasına saklandıkları bir perdeydi.
Kız ayağa kalkarken kolu sıraya sürtündü, ben de hırkasına tutundum. Beni fark etmedi. Zaten beni pek kimse fark etmezdi.
Kız kantine gitti. Orayı hiç sevmiyorum; her zaman çok kalabalık ve gürültülü oluyor. Kantinde adamla karşılaştı. Sarıldılar ve ben yer değiştirdim. Birlikte oturup sohbet ettiler. Adam kıza, “Az kaldı, bitecek,” gibi bir şey söyledi. Kızın yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu. Adam onun yanağını okşarken gülümsemeye çalışsa da huzursuz görünüyordu.
Sahi, ben üniversite sırasına nasıl gelmiştim? Ve en önemlisi, kiminle gelmiştim? Tamam, tamam, şimdi hatırladım. Derste gülüşen diğer kızla gelmiştim buraya. Ders boyunca o kadar çok kâğıt uzatıp almıştı ki kolundan sıraya düşmüştüm.
Kızın evindeydim. Ona da oradan geçmiştim zaten.
Genç kız kapıdan girer girmez, “Anne, geldim!” diye seslendi.
Mutfaktan “Hoş geldin güzelim,” cevabı geldi.
Kadın yemek hazırlıyordu. Kız tencereden bir şey almaya çalışınca annesi gülümseyerek eline hafifçe vurdu. “Yemekten önce olmaz.” İkisi güldü. Masada iki tabak vardı. Buzdolabının üzerinde aile fotoğrafları, duvarda kızın çocukken yaptığı resimler asılıydı. Kadın kızının saçındaki tokayı düzeltti, kız da annesine sarıldı. İşte tam o sırada annesinden kızın üzerine geçtim.
Bazen mutluluk böyle bir şeydi işte. Mutfaktaki bir tencereden yükselen yemek kokusu ve birbirine sarılan iki insan…
Sonra kız odasına gitti, hırkasını ertesi gün tekrar giymek üzere sandalyesinin arkasına astı. Kadın yalnız kaldı. Ocağın altını kıstı, iki elini tezgâha dayadı ve başını öne eğdi. Uzun süre hiç hareket etmedi. Ardından derin bir nefes aldı, yüzünü yıkadı.
“Salatayı sen yapar mısın?” diye seslendi.
Sesi yine neşeliydi.
Nasıl yani? Az önce tezgâha üzgün bir şekilde dayanan kadınla aynı kişi değil miydi? Artık hiçbir şeyden emin değildim.
Anne, kızı gelmeden önce dışarıdaydı. İki katlı bir binanın bekleme odasında dalgın dalgın duvara bakarken asistan kadın gelip onu başka bir odaya aldı. Karşısındaki koltuğa oturduğunda uzun süre konuşmadı.
“Bugün nereden başlamak istersiniz?” diye sordu karşısındaki kişi.
Kadın gülümsedi. Artık bu gülümsemeyi tanıdığımdan emin değildim.
“Bilmiyorum,” derken önündeki sehpada bulunan peçetelikten bir peçete aldı. O sırada ben de kadına taşınmış oldum. Seyahat etmeyi severdim ama bu kez mutlu olamadım. Çünkü kadına geçince üzerinde daha önce anlamadığım bir ağırlık hissettim. Duygularım yok sanıyordum ama bir insanın taşıdığı şey cansız bir varlığı bile sızlatabiliyormuş…
İnsanların “bilmiyorum” derken seslerinin titremesini ve bunu söylerken neden utandıklarını hiç anlamıyordum. Bilmiyorlardı işte. Ben de çoğu zaman bilmiyordum. Bir sonraki rüzgârın beni nereye götüreceğini hiç bilmedim ama bunu hiçbir zaman eksiklik saymadım.
“Her şeyim var,” dedi kadın. “Sağlıklıyım. Kızım var ve çok iyi, aklı başında. Güzel bir işim var. Evim var. Bazen kendime kızıyorum. Daha ne istiyorsun da böyle huzursuzsun, diye.”
Karşısında oturan kişi hemen cevap vermedi.
“Belki de sorun daha ne istediğiniz değildir.”
Kadın şaşırdı. “Nasıl yani?”
“Belki sorun, neye sahip olduğunuzu bilmeniz ama neyin eksik olduğunu bilmemenizdir.”
Kadının yüzü buruştu. “Anlamadım,” diyebildi sadece.
Karşısındaki kişi daha emin bir ses tonuyla, “Sorun belki de neyi özlediğinizdir,” dedi.
Kadının yüzü değişti, donuklaştı.
Özlemek… Bu kelimeyi biliyordum. Daha önce bu odada çok duymuştum.
Kadın başını eğdi. Sesi içine kaçmış gibiydi. Âdeta mırıldandı.
“Kendimi.”
Karşısındaki adam kalemini bıraktı. Odanın sessizliği iyice derinleşti. İnsan uzaktakini özlemez miydi? İnsan yanındakini, hatta bizzat kendini nasıl özleyebilirdi ki?
Kafam iyice karışmıştı. İyice dağılmadan peçeteliğin üzerine nasıl geldiğimi anlatayım.
Kadın gelmeden önce masada oturan adamdan düşmüştüm buraya. Adam sinirle döktüğü suyu silmek için peçete alırken kol düğmesinden peçete kutusuna düşmüştüm.
Adam aslında genelde sakindi. Ta ki o telefon gelene kadar. Arayan kişiye hızlı hızlı açıklama yaparken sinirlenip suyu dökmüştü.
“Olmaz diyorum sana, anlamıyor musun?” diye söylenip duruyordu.
Herkesi sakinleştiren birinin tek bir telefon konuşmasıyla bu kadar sinirlenmesi nasıl olabilirdi ki? Bu insanlar gerçekten çok garipti.
Telefonu kapatınca kendi kendine söylenmeye devam etti. “Gitmek istemiyorum işte, niye anlamıyor ki? Sevmiyorum onları. Of… Her ay aynı muhabbet, sıkıldım. Niye anlamıyor, niye?”
O kadar çok tekrar etti ki her sözünü ezberledim. Ta ki kapı çalıp asistanı gelene kadar. Asistan çıktıktan sonra derin bir nefes aldı. Kapısı yeniden çalındığında sakince, “Girebilirsiniz,” dedi.
Nasıl yani? Az önce bağıran kişi bu adam değil miydi? Bu değişim bir mekanizmaya aitse ben de istiyorum bundan.
O kol düğmelerini unutmam mümkün değil. Öyle şık, öyle güzellerdi ki… Üzerlerinde parlak bir taş vardı. O kadar parlaktı ki neredeyse benim varlığımı ortaya çıkaracaktı.
Ama benim hikâyem o odada başlamamıştı. Kol düğmeleriyle tanışmam yeni değildi.
Güneş, perdenin aralığından sızıp yüzünü aydınlatınca adam erkenden uyandı. Duşunu aldı, en sevdiği takım elbisesini ve beyaz gömleğini dolabından seçti. Sessizce giyindi, saçını düzeltti, son seyahatinde aldığı ve yalnızca özel günlerde kullandığı parfümünü sıktı. Evet, bugün adam için çok özel bir gündü.
Komodinin alt çekmecesindeki küçük kutuyu aldı ve itinayla açtı. O kadar sessiz ve hassas hareket ediyordu ki eşi hâlâ uyuyordu. Kutunun kapağını büyük bir özenle açıp kol düğmelerine baktı. Elinde tutarken gülümsüyordu; sanki babasıyla konuşur gibiydi.
Kol düğmelerini ona hediye eden babasını kaybedeli çok olmuştu. Kendisi yaş aldıkça babasına duyduğu özlem de artıyordu. Ben aylardır, belki daha uzun süredir kol düğmeleriyle birlikte sığınağımızda yaşıyordum.
Şimdi gün yüzüne çıkma zamanı gelmişti…
Buraya geldiğim gün dün gibi aklımda.
Pencere açıktı. Güneş pervaza vuruyordu. Dışarıdan araba sesleri, konuşmalar ve uzaktan bir çocuğun kahkahası geliyordu. Ben dışarıdaydım. Sonra rüzgâr esti.
Yükseldim, döndüm ve bir an güneşin içinde asılı kaldım. Eğer o gün bana özgürlüğün ne olduğunu sorsalardı herhâlde bunu anlatırdım: Bir yere ait olmamak, nereye gideceğini bilmemek ve bundan korkmamak.
Rüzgâr beni açık pencereden içeri taşıdı. Yavaşça süzüldüm ve kaldırılmak üzere olan kol düğmelerinin üzerine hafifçe kondum. Kimse beni fark etmedi.
Böylece ilk kez bir insanın hayatına, en özel anılarından biriyle dahil oldum. O zamanlar yüzlere bakıyordum. Sonra yüzlerin pek bir şey anlatmadığını öğrendim. Gülümseyenler yorulabiliyor, gidenler özleyebiliyor, ağlayanlar hâlâ sevebiliyordu. Başkalarını dinleyenlerin de kendi sessizlikleri vardı.
Her yeni insanda onları biraz daha anlayacağımı sanmıştım. Anlamadım. Aksine, sadece daha çok soru biriktirdim.
Şimdi buradayım işte, sahilin hemen açığında, dalgaların içinde.
Fuları artık göremiyorum. Kıyıdaki kız hâlâ ağlıyor mu, onu da bilmiyorum. Belki gözlerini silip kalktı. Belki birazdan telefonu çalacak. Belki arayan o olacak. Belki açacak, belki de açmayacak.
Eskiden neyin doğru olduğunu bilmek ve her şeyi anlamak istiyordum. Şimdi istemiyorum. İnsanların tek bir duygudan ibaret olmadığını öğrendim. Belki onları anlamayı zorlaştıran da buydu, güzelleştiren de.
Bir dalga beni biraz daha aşağı çekiyor. Eskiden sadece uçuşan bir tozdum. Şimdi dalgalara karıştım. Artık gökyüzünü değil, suyu hissediyorum.
Özgürlüğün ne olduğunu hâlâ bilmiyorum. Belki özgürlük hep uçabilmek değildir. Belki başka türlü hareket edebileceğini kabul etmektir.
Bir dalga geliyor, kendimi bırakıyorum. İlk kez nereye gittiğimi merak etmiyorum.
Birçok insanın hayatına girdim, çıktım. Beni hiçbiri fark etmedi. Ama artık bunun önemli olduğunu sanmıyorum. Çünkü görünmemek, görmediğim ya da orada olmadığım anlamına gelmiyordu. Görünmeden hayatlarından geçen tek kişi de ben değildim. Fark edilmeden, hissedilmeden hayatlarında bulunan o kadar çok insan gördüm ki…
Görünmeden geçmek, iz bırakmamak anlamına gelmiyor.
Farkında olmadan birbirimizden küçücük şeyler alıyor, ufak izler bırakıyorduk. Bazen bir söz, bazen bir sessizlik, bazen bir bakış, bazen bir his, bazen de kimsenin fark etmediği küçücük bir toz.
Dalga yeniden yükseliyor. Ben de onunla yükseliyorum.
Şimdi farklı maviliklere karışma vakti.
Ve ilk kez kaybolmuyorum. Sadece görünmez oluyorum.



