Şükran anahtarı kilide soktuğunda bir an çevirmedi. Yıllardır bu kapıyı kaç kez açtığını düşündü. Sabahları herkesten önce gelmiş, akşamları bazen herkesten sonra çıkmıştı. Genç bir kızken ilk kez ürkekçe bastığı bu eşikten, yıllar içinde binlerce kez geçmişti.
Ama o sabah kapıyı açmak başka türlü geldi. Çünkü içeride onu bekleyen kimse yoktu. Ayşe Hanım da yoktu artık. Faruk Bey de.
Anahtarı çevirdi. Kapı her zamanki gibi önce biraz direndi, sonra tanıdık bir sesle açıldı. Şükran içeri girdi. “Ben geldim,” diyecekti neredeyse. Demedi.
Kime söyleyecekti? Kapıyı arkasından kapattı. Ev sessizdi. Ama terk edilmiş değildi henüz. İnsanların yokluğu eşyaların üzerine tam olarak çökmemişti. Faruk Bey’in koltuğu hâlâ pencerenin yanındaydı. Ayşe Hanım’ın antredeki küçük aynasının önünde bıraktığı tarak duruyordu. Salondaki saatin kurulması unutulmuştu; akrep ile yelkovan dördü on iki geçede birbirinden habersiz bekliyordu.
Çocukları birkaç gün önce aramışlardı.
“Şükran Abla, sen evi bizden iyi biliyorsun. Bir elden geçirsen… Atılacakları ayırsan, kalacakları toparlasan.”
Şükran “Olur,” demişti. Başka ne diyebilirdi? Onlar için yapılması gereken bir işti belki. Şükran içinse bir evin hayatını kutulara ayırmaktı. Kalacaklar. Atılacaklar. Verilecekler…
İnsan bir ömrü üç ayrı kutuya nasıl sığdırırdı, bilmiyordu. Paltosunu çıkarıp her zamanki yerine astı. Sonra alışkanlıkla mutfağa geçti. Tel dolabın kapağını açtığında Ayşe Hanım’ın pembe çiçekli yemek takımını gördü. Eli kendiliğinden tabaklardan birinin üzerine gitti.
Ayşe Hanım o takımı çok severdi. “Misafir gelince bunu çıkar Şükran,” derdi. Sonra misafir gelmese bile bazen ikisi çay içerken küçük tabaklarından birini çıkarırdı.
Şükran tabağı aldı, üzerindeki ince tozu bezle sildi. “Bunlar atılmayacak,” dedi kendi kendine. Sanki karar vermeye hakkı varmış gibi. Belki de vardı.
O sırada ayaklarının arasından bir şey geçti. “Ah!” Aşağı baktı. Kedi. Evin sessizliğine aldırmadan kuyruğunu dimdik kaldırmış, Şükran’ın bacaklarına sürtünüyordu. “Sen de mi buradasın?”
Kedi cevap verir gibi miyavladı. Şükran ilk kez gülümsedi. “Tabii. Sen nereye gideceksin?”
O gün saatlerce çalıştı. Dolapları açtı. Çekmeceleri boşalttı. Bazı şeyleri hiç düşünmeden çöpe ayırdı. Bazılarını eline alıp uzun süre bırakamadı. Bir mendil. Eski bir gözlük kabı. Faruk Bey’in yıllardır kullanmadığı kravatları…
Ayşe Hanım’ın düğmeleri küçük bir teneke kutuda biriktirme huyu vardı. Şükran kutuyu açınca birbirine çarpan düğmelerin sesi, ona mutfaktan yükselen eski bir kahkahayı hatırlattı. Öğleden sonra yatak odasına geçti. En zorunun orası olacağını biliyordu. Gardırobun kapaklarını açtı. Ayşe Hanım’ın elbiselerinin kokusu bile tam kaybolmamıştı. Birini aldı. Bir süre elinde tuttu. Sonra yerine astı.
“Böyle olmayacak Şükran,” dedi kendi kendine. Tam o sırada kedi odanın içine koşarak girdi. Ağzında nereden bulduğunu bilmediği eski bir yün yumağı vardı. “Bırak onu.”
Kedi bırakmadı. Şükran üzerine yürüyünce yumağı ağzından düşürdü ve patisiyle vurdu. Yumak yatağın altına doğru yuvarlandı.
“Hay Allah senin…”
Şükran dizlerinin üzerine çöktü. Kedi de yanına oturmuş, yaptığı işten son derece memnunmuş gibi onu seyrediyordu.
“Şimdi ben bunun için yerlere mi yatacağım?”
Elini yatağın altına uzattı. Yumağı bulamadı. Biraz daha eğildi. Karanlığa baktı. Yumak ilerideydi. Ama onun yanında başka bir şey vardı. Şükran kaşlarını çattı. Uzun, koyu renkli bir kutu. Bir an öylece kaldı.
Bu evde genç kızlığından beri çalışıyordu. Hangi dolabın kapağının kapanmadığını, hangi döşeme tahtasının üzerine basınca ses çıktığını, Faruk Bey’in önemli evraklarını hangi çekmecede tuttuğunu, Ayşe Hanım’ın misafirden sakladığı çikolataları nereye koyduğunu dahi bilirdi. Ama bu kutuyu hiç görmemişti.
Elini uzattı. Kutuyu kendine doğru çektiğinde altındaki toz halının üzerinde ince bir çizgi bıraktı. Üzerinde öylesine kalın bir tabaka vardı ki yıllardır kimse dokunmadığı belliydi.
Şükran önce yumağı aldı. Kedi hemen üzerine atladı. “Sen işini gördün tabii.”
Sonra yeniden kutuya baktı. Avucuyla kapağındaki tozu sildi. Uzun, siyah bir kutuydu. Kalbi nedensizce biraz hızlı atmaya başladı. Kapağını açtı. İçinde bir keman vardı. Şükran uzun süre hiçbir şey yapmadı. Sadece baktı.
Ahşabı, yılların karanlığına rağmen sıcak rengini koruyordu. Tellerinin üzerinde ince bir toz vardı. Yayı hemen yanında duruyordu. Sanki biri onu oraya biraz önce bırakmış ve az sonra gelip kaldığı yerden devam edecekmiş gibi. Ama Şükran bu evde yıllardır hiç keman sesi duymamıştı. Ayşe Hanım’dan da. Faruk Bey’den de. İşte asıl tuhaf olan buydu. Şükran o evi çok iyi bildiğini sanıyordu. Meğer bir evde yıllarca yaşamak, onun bütün hikâyelerini bilmek demek değilmiş.
Kemanı hemen almadı. Kutuyu yatağın üzerine koydu ve çocuklardan birini aradı.
“Yatağın altında bir keman buldum.”
Karşıdaki ses bir an sustu.
“Keman mı?”
“Evet.”
“Kiminmiş?”
“Onu ben size soruyorum.”
Bir süre düşündü.
“Bilmiyorum Şükran Abla. Babamın değildir herhâlde.”
“Ben hiç çaldığını görmedim.”
“Annemin de değildir.”
“Onu da görmedim.”
“Eskilerden kalmıştır o zaman.”
Şükran kemana baktı.
“Ne yapayım?”
“Bilmem. İstiyorsan at. Ya da birine ver.”
Söylediği şeyin üzerinde durmadı bile. Başka birkaç şeyden konuştular. Telefon kapandı. Şükran kemanın başında kaldı. Atamadı. Ertesi gün bir kez daha sordu. Cevap yine aynıydı.
“Sen bilirsin Şükran Abla. İstersen al.”
Böylece keman Şükran’ın oldu. Ya da Şükran öyle sandı.
Eve götürdüğünde onunla ne yapacağını bilmiyordu. Keman çalmayı bilmiyordu. Evinde süs olsun diye saklayacak da değildi. Üstelik paraya ihtiyacı vardı. Satmayı düşündü. Düşünür düşünmez kendini kötü hissetti. Sonra da bu duygusuna kızdı. Kemanı istememişlerdi. Ona vermişlerdi. Satmasında ne vardı?
Bir sabah kutuyu kolunun altına aldı ve Galata’ya indi. Gece yağmur yağmıştı. Islak taşlar solgun sabah ışığında parlıyordu. Yokuşlardan inerken kutuyu bazen bir elinden ötekine geçiriyor, bazen kolunun altına daha sıkı bastırıyordu. İnsanların arasından geçerken tuhaf bir duyguya kapıldı. Sanki kolunun altında bir keman değil de kime ait olduğunu bilmediği eski bir sır taşıyordu. Galata kalabalıktı. Uzaktan bir tramvay zili duyuluyor, dükkânların kepenkleri açılıyor, kaldırıma bırakılan kasaların sesi insan konuşmalarına karışıyordu.
Dar sokaklardan birinde vitrini müzik aletleriyle dolu küçük bir dükkân gördü. Camın arkasında gitarlar, udlar, mandolinler ve birkaç keman da vardı. İçeride tavandan sarkan sararmış bir lamba, ahşabın üzerine sıcak bir ışık gibi düşürüyordu. Kapıyı açınca küçük bir zil çaldı. İçerisi başka türlü kokuyordu. Eski ahşap, vernik, biraz rutubet ve ne olduğunu o sırada bilmediği kuru, keskin bir koku…
Tezgâhın arkasındaki adam gözlüğünün üzerinden baktı.
“Elinizdeki nedir?”
Şükran kutuyu tezgâha bıraktı.
“Keman.”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Onu görüyorum.”
Şükran ne diyeceğini bilemedi.
“Satmak istiyorum galiba.”
“Galiba mı?”
Cevap vermedi. Adam kutunun kapağını açtı. Kemanı hemen eline almadı. Önce baktı. Sonra dikkatlice kaldırdı, ışığa doğru çevirdi. Gövdesini, sapını, burgularını inceledi. İçine baktı.
“Markası var mı?” diye sordu Şükran.
“Göremiyorum.”
İçinde küçük bir hayal kırıklığı oldu.
“Demek değersiz.”
Adam başını kaldırdı.
“Ben öyle bir şey söylemedim.” Kemanı yeniden çevirdi. “Bir şeyin üzerinde isim olmaması, onun değersiz olduğu anlamına gelmez.”
Sonra yayı aldı. Çekmeceden kehribar renginde küçük bir reçine çıkardı ve yayın kıllarını birkaç kez üzerinde gezdirdi. Havaya belli belirsiz bir toz kalktı. Şükran’ın boğazını hafifçe yakan kuru bir kokuydu bu.
Adam kemanı çenesinin altına yerleştirdi. Tek bir nota çaldı. Dükkânın dışındaki bütün sesler bir anlığına uzaklaştı sanki. Tramvay. Ayak sesleri. Dükkânların gürültüsü…. Bir nota daha çaldı. Sonra kemanı indirdi.
“Uzun zamandır çalınmamış.”
“Nasıl anladınız?”
“Anlaşılır.”
“Peki değerli mi?”
Adam bu kez güldü. “Yine aynı soruya geldiniz.”
Şükran utandı. “Paraya ihtiyacım var.” Bunu neden ona söylediğini bilmiyordu. Adamın yüzündeki gülümseme kayboldu. “Satabilirsiniz elbette.”
“Ne kadar eder?”
“Onu söylemek için daha iyi incelemek gerekir. Ama ben olsam acele etmezdim.”
“Neden?”
Adam kemanın gövdesine parmağıyla hafifçe dokundu. “Çünkü hâlâ sesi var.” Nedense bu cümle Şükran’ın içine dokundu. “Hâlâ mı?”
Adam bir süre sustu. “Enstrüman da insan gibidir. Uzun süre kimse dokunmazsa içine kapanır. Ama bu, söyleyecek sözü olmadığı kalmadığı anlamına gelmez.”
Kemanı kutusuna yerleştirdi. “Önce bir çalana verin. Biraz çalınsın. Uyandırın onu.”
“Ben çalmayı bilmiyorum.”
“Belki siz çalmayacaksınız.” Kutunun kapağını kapattı ve Şükran’a doğru itti. “Belki kimin çalacağını henüz bilmiyorsunuz.”
Dükkândan çıktığında yağmur yeniden başlamıştı. Saçakların altından yürüdü. Islak taşların üzerinde insanlar aceleyle yanından geçiyordu. Bir yerlerden kahve kokusu geliyor, başka bir müzik dükkânından akort edilen bir gitarın kopuk sesleri sokağa taşıyordu. Satmak için gelmişti. Hâlâ paraya ihtiyacı vardı. Ama artık satamıyordu. Çünkü insan bazen kendisine ait olmayan bir şeyden bile sorumlu hissedebiliyordu. Yokuşu çıkarken adamın söylediği cümle aklından çıkmıyordu. “Belki kimin çalacağını henüz bilmiyorsunuz.” O anda Kerem’i düşündü.
Kerem kız kardeşinin oğluydu. On altı yaşındaydı. Çocukluğundan beri seslerle tuhaf bir yakınlığı vardı. Annesini merdivenleri çıkışından tanır, sokaktan geçen insanların ayakkabı seslerinden aceleleri olup olmadığını anlamaya çalışırdı. Yağmur başlamadan önce pencere pervazındaki değişen sesi fark ederdi. Bir de sürekli parmaklarıyla bir yerlere vururdu. Masalara. Bardaklara. Kapı kenarlarına…. Ritim tutardı. Şükran kemanı ona götürürken hâlâ neden götürdüğünü bilmiyordu. Kutuyu önüne koydu.
“Bak sana ne getirdim.”
Kerem gülümsedi. “Bak mı?”
Şükran bir an sustu. Sonra ikisi de güldü.
“Ne getirdin?”
“Elini uzat.”
Kerem’in parmakları kutunun kapağına değdi. Önce kenarlarını yokladı.
“Aç.”
Şükran kapağı kaldırdı. Kerem elini içine uzattı. Parmakları önce kemanın gövdesine değdi. Birden yavaşladı. Kıvrımlarını takip etti. Telleri buldu. Burgulara dokundu.
“Keman mı bu?”
“Evet.”
“Senin mi?”
“Galiba.”
Kerem güldü. “Galiba ne demek?”
“Uzun hikâye.”
Şükran yayı eline verdi. “Çalsana.”
“Ben keman çalmayı bilmiyorum.”
“Ben de bilmiyorum.”
Kerem yayı tele sürdü. Odanın içinden korkunç bir ses geçti. Şükran irkildi. Kerem kahkahaya boğuldu.
“Güzelmiş.”
“Neresi güzel bunun?”
“Bir daha yapacağım.”
İkinci ses de korkunçtu. Üçüncüsü de…. Şükran o gün kemanı ona bırakıp eve döndü.
Sonraki haftalarda kız kardeşi her gördüğünde söyleniyordu. “Başımıza iş açtın. Sabah keman, akşam keman….” Kerem bırakmıyordu. Dinliyordu. Deniyordu. Yanlış yapıyordu. Tekrar deniyordu….
Bir gün Şükran yanına gittiğinde odada tanıdık kuru kokuyu fark etti. Reçine. “Bu ne kadar toz çıkarıyor,” dedi. “İnsanın boğazını yakıyor.”
“Biraz.”
“Rahatsız etmiyor mu?”
Kerem omuzlarını kaldırdı. “Ediyor.””E bırak biraz.”
Kemanı yeniden omzuna yerleştirdi. “Sonra.” Yayı kaldırdı. Şükran o küçücük “sonra” kelimesini yıllar boyunca unutmadı. Bir başka gün kapının önünde dururken içeriden tek, temiz bir nota duydu. Sonra bir tane daha. İçeri girmedi. Kapının önünde durup dinledi. Yatağın altındaki karanlık köşeyi düşündü. Üzerindeki tozu… Ve bir zamanlar kimsenin istemediği o kutuyu. İlk kez, onu neden atamadığını anlar gibi oldu.
Aylar sonra Kerem’i Galata’daki dükkâna götürdü. Kapının üzerindeki küçük zil yine aynı sesi çıkardı. Yaşlı adam Şükran’ı tanıdı. Önce ona, sonra elindeki kutuya baktı.
“Satmadın demek.”
“Satamadım.”
Kerem yanındaydı. Adam kutuyu açtı, kemanı kontrol etti, tellerini düzeltti. Sonra Kerem’e uzattı. “Çal bakalım.”
Kerem utandı. “Ben bilmiyorum ki.”
“Bildiğini çal.”
Kerem yayı kaldırdı. Birkaç nota çaldı. Hatalıydı. Bir yerde yay kaydı. Bir yerde ses bozuldu. Adam hiç konuşmadı. Kerem bitirdiğinde kemanı elinden almadı.
“Kim öğretiyor sana?”
“Kimse.”
Adam ilk kez Şükran’a baktı. Sonra yeniden Kerem’e döndü. “İstersen biri öğretsin.”
O küçücük cümlenin bir insanın hayatında ne kadar büyük bir kapı açabileceğini o gün hiç kimse bilmiyordu.
Yıllar geçti. Kerem’in hayatı yalnızca keman çalmaktan ibaret olmadı. Ama keman ona evden çıkmak için bir sebep verdi. Önce derslere gitmeye başladı. Sonra yolu kendi başına öğrenmek istedi. Yeni insanlar tanıdı. Bir öğretmeni oldu. Arkadaşları da oldu. Kendisine ait bir dünyası oldu.
Bir gün konservatuvarın kapısından içeri girdi. Sonra başka kapılardan. Bazıları açıldı. Bazıları yüzüne kapandı. Ama artık kapıların önünde beklemiyordu. Çalmayı öğrendi. Yanlış yapmayı öğrendi. Baştan başlamayı öğrendi. En önemlisi de, başkalarının onun adına çizdiği sınırların dışına çıkmayı öğrendi. Keman ona bir hayat vermemişti. Hayatı zaten onundu. Keman yalnızca, o hayatın içinde daha önce bilmediği bir kapının koluna dokunmasını sağlamıştı.
Yıllar sonra Şükran onu küçük bir konser salonunda dinledi. Kerem sahneye çıktığında elinde hâlâ aynı keman vardı. Yatağın altından çıkardığı… Üzerindeki tozu avucuyla sildiği… Galata sokaklarında satmak için dolaştırdığı… Kaç para eder diye merak ettiği o keman.
Kerem yayı kaldırdı. Salon sustu. İlk nota duyulduğunda Şükran gözlerini kapattı. Bir an için yine o eski evdeydi. Anahtarı kilide sokuyordu. Ayşe Hanım’ın pembe çiçekli tabaklarını siliyordu. Faruk Bey’in kravatlarını ayırıyordu. Bir kedi odanın içinde yün yumağının peşinden koşuyordu. Sonra yere eğiliyordu. Karanlıkta bir şey görüyordu. Elini uzatıyordu. Tozlu bir kutuyu kendine doğru çekiyordu…. Kerem çalmaya devam etti. Bir zamanlar tellerinin üzerinde toz biriken kemanın sesi şimdi salonun en uzak köşesine kadar ulaşıyordu.
Şükran’ın aklına yıllar önce o boş evde önüne koyduğu üç kutu geldi. Kalacaklar, atılacaklar, verilecekler…. Bir ömrü üç kutuya sığdırmaya çalışmıştı. Oysa bazı şeyler hiçbirine ait değildi. Bazı şeylerin yalnızca var olacağı elleri bulması gerekiyordu. İnsan bazen bir şeyin neden karşısına çıktığını ancak yıllar sonra anlıyordu. Bazı şeyler unutulmuyordu. Sadece bir süre sessiz kalıyordu. Bazılarıysa yıllarca yanlış yerde bekliyordu. Ta ki bir gün, onları gerçekten duyabilecek birinin ellerinde yeniden ses bulana kadar.
Kerem son notayı çaldı. Salon alkışlarla doldu. Şükran alkışlayamadı. Bir süre yalnızca ona baktı. Sonra yıllar önce yatağın altından çıkardığı o kutuyu düşündü. O gün bir kemanı kurtardığını sanmıştı. Meğer keman, var olacağı elleri bulmuştu.



