Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Eski Bir Resim Buldum Çekmecemin Dibinde

Kimi zaman eski fotoğraflara bakarım. Çekmecemden çıkarır, üzerindeki hayali tozu silerim. Gözlerim buğulanır.

Çocukluğumdan kalmadır resim. Beni ben yapan insanların siyah beyaz fotoğrafları. Annem, anneannem ve dedem.

Ah çocukluğum…

Bacak kadar velettim ben, ne kadar şanslı olduğumu, o insanların benim için ne demek olduğunu nereden bilecektim. Öyle ya, her çocuk benim olanaklarıma sahip olmalıydı. Çocuktuk biz yahu, her şeye hakkımız vardı.

Mesela ben, anneannemin batıl inanışlarıyla, aklımca dalga geçerdim. Evin içinde inadıma ıslık çalar, inadıma tabağımdaki pilavı bitirmezdim. Evin içinde ıslık çalmak şeytan çağırmak demekmiş; tabağında bıraktığın pirinç tanesi kadar çocuğun olurmuş… Bunları büyük bir ciddiyet içinde söylerdi anneannem. Onun, kimi zaman sarının tonlarına kimi zaman yeşile kaçan, ama her zaman akıllı bakan elâ gözlerinin içine dikkatlice bakardım. Şaka mı yapıyordu, yoksa bu sözlerin altında gizli bir mesaj mı yatıyordu, anlamaya çalışırdım.

Tabağımızda ne var ne yoksa yiyip bitirmemizi isterdi. Ben zaten bitirirdim de, o böyle söyleyince inadıma…İnadıma tabağımda bir iki pirinç tanesi bıraktığım zamanların dışında, benim, önüme konan yemekleri bitirmekle ilgili bir sorunum hiç olmadı.

İştahlıydım, önüme ne konursa yemek ayırt etmeden silip süpürür, boş tabağı anneanneme uzatırdım, “Biraz daha…” Buna rağmen, sıska, çöp gibi bir oğlandım ipince. Anneannem, anneme dönerdi, büyük bir ciddiyetle, ‘‘Nuran, bunun midesinde kurt var galiba!’’ Elim gayriihtiyari karın bölgeme giderdi.

Kız kardeşlerim oysa, her yemek sofrasında, binbir nazla, niyazla; çatallarının ucuyla, önce evirip çevirirler tabaklarındaki mamaları, sonra ufak lokmalar atarlardı, pembecik dudaklarının arasından, minicik güzel ağızlarına.

Obur değillerdi benim gibi, üçü de ince, sanatçı ruhlu, üçü de estetiğe meraklıydı. Isırıp yutmaya karar vermeden önce, bir sağdan bir soldan, sanatçı gözüyle üçü de lokmalarına kuşku dolu bakışlar atardı.

Zaten üçü de ressamdır, üçü de sanatçı şimdi…

Anneannem bu pirinç masalını, “Tabağında bıraktığın pirinç adedi kadar çocuğun olur…’’ safsatasını, sanatçı ruhlu güzel kız kardeşlerim için söylüyor olmalıydı.

Öyle olsa bile buna karşı çıkan, gözlerini kocaman açarak, “Hadi ya anneanne öyle şey olur mu?’’ diye itiraz eden, kızlar değil de ben olurdum hep nedense. “Sust…Senin neyine lazım?..’’ derdi.

Kaşlarını çatarak bana bakar, “Sen bitiriyorsun, silip süpürüyorsun tabağında ne var ne yoksa zaten!’’

Sus sözcüğünü daha iyi vurgulamak için sonuna getirdiği t tınısını uzatarak, “Sustt!’’, demesi anneannemim kızmaya başladığını, konunun tartışmaya kapandığını gösterirdi. Hemen silip süpürürdüm tabağın içindekileri. Kalkardım sofradan. Zaten sofrada öyle uzun boylu oturamazdım da. Ya sokağa fırlardım ya da evin içinde dört dönerdim. Bildiğin deli dana.

Dedim ya size, “Tabağımda ne var ne yok süpürürdüm,” diye, pırıl pırıl parlardı tabağım, bunu gören dedem dalga geçerdi, “Gene ne gerek kalmış oğlanın tabağını yıkamaya ne de bulaşığa!’’

Çok geçmeden acıkırdım, biz üst katta otururduk aynı apartmanda, anneannemle dedem alt katta.

Annemde çok güzel yemekler yapardı ama ben, altı, yedi yaşlarımın verdiği ataklıkla, alt kata iner zili çalardım; anneannem başörtüsünü taksın mı takmasın mı, kapıyı açmadan, “Kim o?’’ diye seslenirdi içerden…

“Benim anneanne!’’ Başörtüsüne gerek olmadığını anlayan, kapıyı hemen açan anneannemin, beni kucaklamak isteyen kollarından yılan gibi kayar kurtulurdum, doğruca hedefe, mutfağa dalar, buzdolabının kapısını açardım.

Artık ne bulursam, “Dur oğlum sofrayı kurayım…’’, ı-ıh, yok dinlemezdim, hapır küpür, ne bulursam hızla atıştırır, orada mutfakta, ayakta, anneannemin anlayışla sevgi, gurur, ümit, koruma, kollama dolu bakışlarının altında, o sevgi dolu bakışlarının verdiği güvenle şımarıklıkla, geldiğim gibi jet hızıyla kapıdan fırlar, sokağa oynamaya çıkardım.

O kısacık arada ne bir serzeniş ne de kızma gözlerinin içinde, kalbinin yansıması olan sevgi dolu bir gülümsemeyle bakardı bana, dudaklarının kıpırdandığını hissederdim, “He- he- he…’’, derdim, “anneannem gene dualar okuyor bana.’’

Sonra da hava kararana kadar sokaklarda Figaro misali, kâh orada kâh burada…akşam yemeği vaktine kadar içerlere girmezdim.

Arkamdan edilen o duaların, o maneviyatın gücünü, o zamanlar bilmezdim…

Sevginin en saf haliyle, şefkatle, kimsenin zorlaması olmadan, kendi iradesiyle, üstelik zıpır zıpır koşan, hoplayan, zıplayan, yerinde duramayan, azgın bir veledin arkasından pembeye kaçan, al al tombik yanakları ile ona yetişmeye çalışarak nefes nefese kalan anneannemin yaptığı o okumaların, o duaların dışarıda, sokakta, hayatta beni nelerden koruyacağını, hangi belaları defedeceğini, hangilerini yanıma yaklaştırmayacağını, yanıma yaklaşacak olanları da hangi gücün uzaklaştıracağını nasıl bilebilirdim?

Nereden bilecektim…bilemezdim.

Bu kadarla da kalmazdı.Azıcık öksürecek olsam, iki kere üst üste hapşırsam ya da bir misafir ortamında dedemin zorlamasıyla bir şiir okusam, okuduğum şiiri misafirler beğense, beni alkışlasalar, dedem beni övmeye devam etse, misafirler gittikten sonra dedeme, “Fike bu adam!’’ der, beni yanına çekerdi. “Gel oğlum…’’ derdi anneannem, “gel otur yamacıma şöyle…’’

“Fike!’’ anneannemin icadı, pek sık kullandığı kelimelerden biriydi. Üstüne vazife olmayan işlere karışan kimse demekti. Boş konuşan, gevezelik yapanlara da anneannemin lügatinde fike denirdi.

Dedeme kızmasının sebebi okuduğum şiiri misafirlerin çok beğenmiş gibi yapması, anneannemin ise bu misafirlerin bana bakışlarını hiç beğenmemesiydi…

Ona göre bu bakışlar haset, kıskançlık doluydu, “Allah korusun, nazar değecek çocuğuma!’’ O yumuşacık sesiyle dedeme söylenir sonra da beni yanına çağırırdı,

“Gel Engin, gel evladım, otur yamacıma şöyle.’’

Kimi zaman yanında kimi zaman kucağında, kimsenin alışık olmadığı, kimsenin benden beklemediği bir uslulukla orada öylece oturur, anneannemin okuduğu duaları dinlerdim.

O dualarla, onların gücüne inanmasam da o çocuk aklımla hiç dalga geçmedim, dalga geçmeyi hiç düşünmedim.

İyi ki de düşünmemişim yoksa anneannem melek olduktan sonra kim bilir ne çok üzülecektim.

Ne büyük bir zenginlikmiş oysa… Anneannemin kucağında, o fısır fısır okurken kulağıma… nazar değmesin diye torununa.

Duanın bitmesini ben sabırsızlıkla beklerdim. Beklerdim beklemesine ama gene de içimde farklı duygular, hüzün, neşe, merak, zorlukla zapt ettiğim gülme isteği, sevgi, güven, hepsi bir aradalardı… Anneannemin sesiyle bir rahatlama, ruhani bir duygu dolardı, kıpır kıpır ederdi yüreğim.

Bazen da dayanamazdım, dualar okuyan kadının yumuşaklığı pamuk helvayı andıran; karanfil, lavanta, gül suyu kokan; tertemiz, tatlı mı tatlı, pembe yanaklarından şapadanak öperdim.

Kızmış gibi yapardı, şakacıktan yaparmış gibi, beni itermiş gibi, tombul parmaklarının ucuyla, dokunurdu omuzuma; güya kaşlarını çatardı benim densizliğime ama… Ama ben görürdüm. Yanağına kondurduğum o öpücük, anneanneciğimin yüreğini tam isabet, on ikiden vurur, yankılanırdı, mutluluğu gözlerine yansırdı.

Sonra duanın en sevdiğim kısmı gelirdi. “Tüh- tüh- tüh…’’ diye yüzüme üflemesi duanın bittiğini müjdelerdi. Üflemesi her zaman nemliydi, ıslak damlalar yüzüme değerdi.

Duasının sonunda mutlaka aynı şeyleri, bu sefer Türkçe söylerdi, “Altmış yetmiş, çıkmış gitmiş…tüh- tüh- tüh -tüh…’’, popoma bir şaplak, “Hadi git çabuk pencereden dışarıya, kırlara, bayırlara bak…’’

Nazarlar böyle çıkarmış.

Dua okunurken, hareketsiz kalmam gereken o birkaç dakika bana asırlar gibi, hiç bitmeyecekmiş gibi gelirdi.

Kıpır kıpır kıpırdansam da yerimde duramasam da anneannemin ciddiyeti, sessizlik, odadaki o ruhani hava…İçimden bir ses, “Kıpırdama!’’ derdi, “dur!’’ derdi bana…

Koskoca anneanne bana bu kadar zamanını ayırıyorsa, benim için bir şeyler yapıyor, benim için, bana rağmen bu kadar çabalıyorsa, benim de orada söz dinlemem gerektiğini hissederdim. Kıpırdamadan duramasam da ayağa kalkmamak için çaba gösterir, sabrederdim.

Aklımda kalanlardan biri de bu. Bunun için, orada kıpırdamadan oturmaya ne kadar büyük bir çaba harcadığım, ne kadar zor sabrettiğim.

Nurlar içinde yat anne anneciğim…

Mutlu çocukluğumu, neredeyse dokunulmazlığımı borçlu olduğum iki kişiden biri. Perdenin gerisindeki, annemin akıl hocası.

Annemin sınırsız hoşgörüsünün yanında anneannem kimi zaman -artık iyice şımarmamam için olacak- azgınlığımı dengelemek için kaşlarını çatarmış gibi yapardı.

Ne zaman kapısını çalsam evde olurdu, dışarı nadiren çıkardı, seyahat etmezdi, evinde misafiri eksik olmazdı.

Yokluğu da varlığı da iyi bildiği için eli sıkı denilecek kadar tutumluydu.

Gene de bayram sabahlarında hediye vermediği görülmemişti, ufak tefek de olsa ya mendil, çorap, ya da birkaç lira para. Sadece bizlere değil, komşu çocuklarına da hediyeler alır, onları da mutlu etmeyi severdi.

Gene de onun için, en ayrıcalıklı olanlar kızlarıyla torunlarıydı…

Onun gözünde dünya ikiye ayrılırdı. Kızları, torunları bir yana, dünyanın geri kalanı diğer tarafaydı.

Sivri dilinden, hazır cevaplılığından damatları da zaman zaman nasibini alırdı. Babam da teyzemin kocası da ona karşı her zaman saygılıydı. İkisi de onun saygısızlığa taviz vermeyeceğini bilirdi.

Anneannemin hayatta tahammül edemediği, en çok kızdığı şey, damatların kızlarını ya da torunlarını üzmesiydi; beni de en çok güldüren, damatlarının arkasından, ağzını doldura doldura “Pezevenkler!’’, demesiydi.

Anneannemi tanımayan biri bu lafı yadırgayabilirdi, bu sözcük, içinde, bol miktarda, kaygı, merak, üzüntü, kızgınlık gibi duygular içerse de gene de biraz, eser miktarda olsa da sevgi ifadesi barındırdığını bizden başkaları bilemezdi.

Zaten anneannem de bu lafı, kızları ile torunlarının yanından başka bir yerde etmezdi.

Bildiğiniz sakin güç, anneannem, kocasını, dedemi bile idare ederdi; bile diyorum, çünkü dedemi görmeliydiniz…

Şükrü Bey, dedem; eski nesil, ataerkil, kodu mu oturtan, cinayet masası dedektifi, ekipler amiri, dillere destan acı kuvveti…

Anneannemin bilge sevecenliği, zehir gibi beyni; kuyruklarının bile birbirine değmediği, beyninin içinde cirit atan, durmadan dolaşan tilkileri…

Sakin güç; bunun altını çizmeli. Anneannem dedemi, kocasını; mağrur bir kralın bilge kraliçesi gibi, sözüm ona bir adım gerisinden izlermiş gibiydi…

Hakikat hiç de öyle değildi…

Orantısız zekâ… Eski nesil farklıydı, kocası kral olmayan kadın kraliçe olabilir miydi hiç? Kocasını kral gibi hissettirmese kendisi kraliçe kalabilir miydi? Tıpkı masallardaki gibi…

Zaten her şey bir masal gibi başlamıştı…

Hele tanışmaları… İkisi de gencecik birer çocukken, birbirlerine sevdalanmaları, köyden kaçmaları, masal gibiydi, efsane gibi…

Hacer on dört yaşında, bildiğin ay parçası, yedi köyün en güzeli, köy ağalarının oğulları için istediği. Gün geçmiyor ki kapılarında ağaların gönderdiği bir elçi, “Allah’ın izni, peygamberin kavli…’’

“Hayır, kızımız daha çok küçük!’’ cevabını hazmedemeyen, her istediğini elde etmeye alıştırılmış ağa çocuklarından biri niyeti bozar, etrafına topladığı yardakçılarla kızı kaçırmaya kalkar sıcak bir yaz akşamüstü…

Bütün gün tarlada, güneşin altında çalışmış, yorgun argın, yengesiyle birlikte köye dönmektedir Hacer elinde çıkını, gencecik yüreğinde hayaller, beyaz atlı prensler; karşılarında turuncu kocaman bir küre, akşam güneşi, dağların üzerinden yuvarlanıp gitmek üzere…

Az sonra karanlık basacaktır.

Hayaller içinde, bir kuğunun zarafetiyle yürürken Hacer, birdenbire etraflarını sarar, kuşatır uğursuz serseriler. Şakası yok alıp götürecekler kızı, sene bin dokuz yüz otuzların başı olmalı. Bir kere aparıp götürdüler mi ne hayaller kalacaktır ne prens, artık genç kızın sonu belli…

Tam bir efsane sanki.

O sırada oralarda, atıyla dolaşmaktadır askerden yeni dönmüş olan genç irisi Şükrü. Bağırış çağırışları, çığlıkları, haykırışları duyar; atının yelesini çevirir, o tarafa seğirtir. Yıldırım gibi girer, dalar içlerine, tereddüt etmez. “Onlar dört kişi, ben tek başımayım…” diye düşünmez bile, verir veriştirir serserilerin kâh böğürlerine, kâh çenelerine…

Sonra da atacaktır kızı atının terkisine, götürüp teslim edecektir sağ salim baba evine, anneciğine…

Masal devam edecek, bir ateş, bir kor, bir sevda düşecektir gencecik Hacer’le yaman delikanlının yüreklerine…

Beklenen şey olacaktır sonra, alıp kaçıracaktır kızı Şükrü, babasından habersiz biriktirdiği üç beş kuruş cebinde. Çanakkale, Lâpseki, Şahinli köyü nerede… İstanbul, Eyüp Sultan’daki Nişanca mahallesine…

Kolay değildir işleri ama o günlerin, insana insan olduğu için değer veren Türkiye’sinde, gider polis mektebine yazılır Şükrü. Gündüz okur, geceleri çalışır.

Alın size işte efsane, bir masal gibi başlamıştı içinde beni de barındıran bu hikâye.

İki kızları olur yedi sene arayla, önce annem sonra da teyzem doğar.

Kaçıp saklanarak ayrıldıkları köye, memleketlerine; deyim yerindeyse, neredeyse kral, kraliçe gibi giderler annelerinin, babalarının ziyaretlerine.

Dedemin babası Kör Hüsnü gurur duyar oğluyla, kendisi de az adam değil, savaş kahramanı. Yanı başında patlamış bir şarapnel parçası. Büyükler “Öldürmeyen Allah öldürmüyor!’’ derlerdi, büyük dedenin kör olmuştu gözleri.

İçinde bir kahır, ülkesi işgal altındayken tıpış tıpış evine dönmeyi, cephede gümbür gümbür silahlar, bombalar patlarken, yiğitler, arkadaşları vurulup düşerken dönüp de karısının koynuna girmeyi hazmedememiş besbelli. Hastaneden kaçıp, varıp cepheye gitmişti “Geri hizmete verin bari beni!’’

Silah taşımıştı, erzak, cephane taşımıştı cepheye. Kağnılarla, eşek arabalarıyla, canı pahasına, yüreğindeki memleket sevdasıyla…

Alın size yaşanmış gerçek bir efsane,

Şanslıyım, ben yetiştim Hüsnü dedeye.

Çardak’ta, şimdiki feribot iskelesinin olduğu yerde, denizin kıyıcığında, denize iki metre mesafede, iki katlı kâgir yapının üst katında, salonun ucunda, yerde şiltenin üzerinde, sırtı duvara dayalı, uyuklarkenki hâli, tozlu bir merceğin içinden bakarmış gibi gözlerimin önünde.

Salonun diğer ucundan bir koşu tuttururdum ahşap yer döşemesinin üzerinden; denizden yeni çıkmış, ıslak, pıtır pıtır minicik ayaklarımla uçar gibi, doğru Hüsnü dedemin kucağına.

Ayak seslerimden benim geldiğimi anlamış olsa bile önce irkilirdi Hüsnü dede, sonra sarıp sarmalanırdım onun gün görmüş, şefkatli kucağında kim bilir nasıl bir şımarıklıkla.

Ufacık ellerimi, ayaklarımı kendi nasırlı parmaklarının ucuyla yoklar “Aga olacak benim oğlum, Aga!’’ derdi. Aga olmanın ne demek olduğunu bilemezdim ama sözcüklerin sevgi dolu tınısından, güzel, iyi, önemli, övünülecek bir şey olduğunu hissederdim.

Herkesin büyüklerinin, annesinin, dedesinin, anneannesinin hatta büyük dedesinin böyle sevgi dolu olduğunu, çocuklarının içini sevecenlikle doldurduğunu; herkesin, bütün çocukların böyle mutlu olduğunu zannederdim.

Bizi biz yapan büyüklerimizin hangi dikenli, hangi engebeli, sarp yollardan geldiğini, yaşadıkları hayatı, atlattıkları badireleri bilmeden… Onların kocaman kanatlarının altında güvenli, durmadan akıttıkları sevgileri, sevecenlikleri gürül gürül çağlayan, hiç kurumayan birer pınar gibiydi…

Onların hepsi birer melek şimdi…

Bize bıraktıkları değerler, onlardan öğrendiklerimiz, çocuklarımıza, torunlarımıza olan ilgimiz, sevgimiz…

Yukarılardan, hak ettikleri makamdan aşağı bizlere bakarken, onların yolundan gittiğimiz için, onların ayak izlerini takip ettiğimiz için, çocuklarımızı aynı onlar gibi özenle, sevecenlikle büyüttüğümüz için bizi onaylayarak gülümsediklerini hissederim.

Böyle zamanlarda başımı gökyüzüne kaldırır, kimi zaman maviliklerden, bulutların kıvrımlarından; kimi zaman bir toz bulutu hâlindeki Samanyolu’nun içine dağılmış en parlak yıldızların arasından bana sevgiyle bakan büyüklerime, gözümde bir damla yaşla teşekkür ederim…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Engin Çolpan
Engin Çolpan
Kadıköy Maarif Koleji ve İTÜ Mimarlık mezunuyum. Yüzme, bisiklet, klasik müzik, jazz, şiir, edebiyat ve güzel olan her şeyin tutkunuyum.

POPÜLER YAZILAR