Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kendine Doğru Bir Adım

“Biraz daha ileri gitsem,” dedi kadın kendi kendine, mutfak tezgâhında ritmi tırnaklarıyla yakaladığı bir anda.

“Zor mu her aklına geleni yapmak bu kadar? Ev bu hâldeyken, yani bin tane sorumluluk ayaklarıma kurşun gibi inmişken, şimdi zamanı mı canım tango öğrenmenin? Hem kaç yaşına geldin? Ne var kızım, ara işte şu kursu. Ve aradığına asla pişman filan olma çünkü bıktım senin pişman hâllerinden.”

“Alo… Merhaba, Yasemin ben. Arjantin Tango mu? Ah tamam… Kurslarınız hangi günler? Saat 21:00 mi? Ooo, biraz geç olacak. Peki partner zorunlu mu? (Çünkü elde sıfır partner var da.) Kayıt için ne yapmamız gerekiyor peki? Ah pardon, heyecandan sormayı atladım. Kiminle görüşüyorum? Yelda Hanım mı? Aa, memnun oldum Yelda Hanım. Evet, tango öğrenmek için çok bekledim. Hep bir şey oldu, erteledim.”

Yelda Hanım, burada beklememek gerektiği konusunda ikna edici bir konuşmaya girişti ve beni can evimden vurdu. Tangoya kızı üç yaşındayken başladığını, annelerin de kendilerine ait zamanlara ihtiyaçları olduğunu benim de çok iyi bildiğim örneklerle anlattı. Bunu kendimize borçlu olduğumuzu da söyleyince ben zaten ikna olmaya hazır olan küçük bir kız hemen gibi giydim tango ayakkabılarımı ve kendimi piste attım.

“Neden şimdi bilmiyorum ama çok istiyorum. Evet, ne güzel anlattınız. Gerçekten her dans ayrı bir tutku. O hâlde geliyorum ben. Salı görüşürüz hocam.”

O gün sanki sevgilimle ilk yemeğimize çıkacakmışız gibi bir heyecan, bir kıpırtı tüm gün benimleydi. Kulaklarımda tango şarkılarıyla evde gösterişli, kıvrak ve sert adımlar atarak banyoya gidiyorum. Bulaşık makinesini boşaltırken çok şık geri dönüşlerle âdeta “Kadın Kokusu” filmindeki o unutulmaz sahneyi yaşıyorum. “Ah be, neden bu kadar bekledin kızım?” diye hayıflanıyorum.

Neyse… Ne giyeceğim derdine çözüm bulunduktan ve en az beş elbise giyildikten sonra ilk aklıma gelen kombini yapıp savaş boyalarımı sürüyor ve kendimi genç kız heyecanıyla Taksim’e savuruyorum. Savuruyorum çünkü evde her şey aleyhime işliyor durdukça. Annem ne yemek yapacağını, kızım onu hafta sonu nereye götüreceğimi soruyor. Bense onlara keskin bir “elveda” diyerek, kendimi seçmenin haklı mutluluğuyla, çorabımı kedimize kurban etmeden evden uçarak çıkıyorum.

Eski Beyoğlu apartmanlarının bende, hep oraya ait olamamış bir taşralı olduğumu yüzüme vuran, bir aristokratlığı vardır. Ama bir o kadar da aslında olmam gereken yer tam orasıymış gibi hissettiren o mimari dokunuşlar… İşte tam da orası olan apartmanlardan birinin önündeyim.

Kocaman, yüksek kapıları olan bir dairenin zilini çalarken, içeriden gelen müzik beni mest ediyor ama acaba beni içeride ne bekliyor hissinden de kendimi alamıyorum. Kapının zaten açık olduğunu fark edince acemiliğime övgüler savurarak, özgüvenimi asla eksiltmeden, oldukça sağlam birkaç sakin adımla müziğin ritmine de uyarak salona giriyorum.

İçeride âdeta bir dişil enerji töreni var. Kadınların ayaklarında ışıl ışıl topuklu tango ayakkabıları, herkes oldukça mağrur duruşlarla partnerinin önünde tüm bildiği adımları saydırıyor. Karanlık bir köşede iliştiğim küçük sığınaktan onları hayranlıkla izlerken, bir yandan da daha iyisini yapacağımı bildiğim bir özgüven içinde, “Bunlar ne ki sen neler yaptın?” diye kendi kendime konuşuyorken bir el omzuma hafifçe dokunuyor.

“Hoş geldin.”

Yelda Hanım olmalı bu kadın. Gözleri kadife gibi gülerek bakıyor. Sesinde bir öğretmenin kendinden emin tınısı ve evet o. Gülümsüyorum ve ne kadar hoş bulduğumu birkaç saçma kelime kullanarak anlatıyorum. Birazdan bizim başlangıç sınıfının dersinin başlayacağını, şu an dans edenlerin bizden bir ay önce başlayan kursiyerler olduğunu öğrenince de şaşırıyorum.

O büyülü seyir, müziğin durmasıyla bitiyor ve bizleri piste çağırıyorlar.

Yerimden kalkarken sanki yürümeye yeni yeltenen bir bebek gibi hissediyorum. Şöyle bir sınıfa bakıyorum; hepsi hakkında sonradan çok değişecek olan fikirlerim olduğunu fark ediyorum. Herkeste elini nereye koyması gerektiğini bilmediği bir kaygı var.

Mert Hoca, “Yürüyün,” diyor.

Yürüyün mü? İyi de nasıl? Böyle ritmik mi? Sert mi? Ya da aksak mı? Nasıl bir yürümek o yürümek?

Herkes ayrı bir hâlde yürüyünce Mert Hoca dönüp şunu diyor; “Siz hiç yolda yürümüyor musunuz arkadaşlar? İşte tam onu istiyorum dümdüz yürüyün.”

“İşte şimdi benim dilimden konuştunuz hocam,” deyip yolda yürüdüğüm gibi yürüyemediğimi fark ediyorum. Hâlâ bir şey beni engelliyor: başkalarının beni nasıl gördüğü kaygısı.

Gözümü kapatıp orada yalnız olduğumu düşünerek yürüyünce tüm o kaygı ve anlamsız figürler yerini doğal akışa bırakıyor. Müzik başlıyor ve adımlar diğer adımları takip ediyor…

Biri geliyor, elimi tutuyor ve sonra birlikte yürüyoruz… Yana, öne, yana ve geriye… Ama ne zaman, nereye gideceğine sadece müzik karar veriyor.

Akışa teslim olan adımlar o kadar iyi geliyor ki… Çünkü bazen en güzel adım kendine doğru atılandır… Ritmi ruhunda hissederek, dans etmeyi çok seven o küçük kızın saçlarını okşayarak iniyorum bu kez o merdivenlerden.

Yasemin Yılmaz
Yasemin Yılmaz
İstanbul Üniversitesi Turizm ve Akademi İstanbul Tiyatro bölümlerinde eğitim aldıktan sonra uzun yıllar içerik ve haber editörlüğü yaptım. “Anne Olunca Anladım” programı ve web sitesi için uzun süre içerik ürettim. “Cadıca” köşesinde kadın ve insan hakları konularında çeşitli çalışmalarım oldu. Deneme ve hikâyeler yazmayı, hem oyunculuk hem de dansla hayatın ritmini yakalayıp bunları yazıyla beslemeyi severim.

POPÜLER YAZILAR