Fransa bayrağının renklerini temsilen Krzysztof Kieślowski’nin unutulmaz Üç Renk üçlemesinin ikinci halkası olan Beyaz (Trois Couleurs: Blanc), Fransız Devrimi’nin “eşitlik” ilkesini merkeze alır. Ancak bu eşitlik, ders kitaplarındaki o idealize edilmiş kavramdan çok uzaktır. Kieślowski, bu kavramı bir erkek ve bir kadın arasındaki iktidar savaşı üzerinden, soğuk ama etkileyici bir estetikle anlatır. Adını aldığı rengin çağrışımlarını ters yüz eden, seyirciyi konforlu ahlaki alanlardan bilinçli biçimde uzaklaştıran bir anlatı kurar. Kieślowski’nin sinemasında renkler hiçbir zaman dekoratif değildir; etik ve varoluşsal bir yük taşırlar. Filmde kar, duvarlar, mahkeme salonları ve kent manzaralarıyla tekrar eden beyaz tonlar, yaşamın sterilize edildiği bir dünyayı temsil eder. Bu dünya, duyguların serbestçe akabildiği bir alan değil; arzunun bastırıldığı, bedenlerin ve kimliklerin donduğu bir mekândır. Filmin odağındaki Dominique (Julie Delpy) ise beyaz rengin tüm anlamlarını üzerinde taşıyan, hem kurban hem de cellat olmayı başaran büyüleyici bir karakterdir. Dominique, Beyaz’ın en sık yanlış okunan karakteridir. Yüzeysel bir bakışla acımasız, mesafeli ve zalim olarak değerlendirilebilir. Oysa Kieślowski’nin inşa ettiği kadın figürü, geleneksel sinema anlatılarındaki fedakâr, şefkatli ya da kurtarıcı kadın imgesini bilinçli biçimde reddeder.
Filmin belleğimize kazınan ilk imgesi, Dominique’in bembeyaz gelinliği içindeki o kusursuz görüntüsüdür. Karol’un zihninde Dominique, ulaşılamaz bir tanrıça, saflığın ve Batı’nın (Fransa’nın) görkemli bir temsilidir. Ancak bu beyazlık, aslında bir maskedir. Evliliğin cinsel birleşmeyle tamamlanamaması, Dominique için bu “beyaz sayfanın” bir prangaya dönüşmesine neden olur. Mahkeme sahnesi ile açılan filmde boşanma nedeni olarak gösterilen “erkeklik görevini yerine getirmediği” suçlaması, neredeyse filmin büyük bir bölümünde çekingen bir karakter sergileyen Karol’u iktidar sahibi olma çabasına iter. Onun isteği, Dominique ile eşit olmaktır. Bu eşitliği elde edebilmek için güç ve para sahibi olması gerektiğine inanmıştır.
Modern kadın perspektifinden baktığımızda Dominique’in buradaki sert tutumu, bir kadının kendi arzularına ve tatminine sahip çıkma çabasıdır. O, “mutsuz bir evliliğin sessiz kurbanı” olmayı reddeder ve beyazın o steril, soğuk yüzünü kullanarak bağlarını koparır. Aslında onun yaptığı kolektif kadınlık, tarihindeki en büyük tabuları yıkan bir başkaldırıdır. Sinema tarihi, iktidarsız, yetersiz veya mutsuz bir evliliğin içinde “sabırla bekleyen”, kocasını iyileştirmeyi görev edinen veya bu yetersizliği kutsal bir sadakatle göğüsleyen “sabırlı Penelope” figürleriyle doludur. Oysa Dominique, bu trajik ama pasif kahraman modelini elinin tersiyle iter.
Dominique için cinsellik, sadece fiziksel bir eylem değil, evliliğin hukuksal ve duygusal olarak tamamlanmasının şartıdır. Karol’un iktidarsızlığı karşısında hissettiği hayal kırıklığını gizlemez; zira o, kendi arzularının öznesi olan modern bir kadındır. Bedensel bütünlüğüne ve cinsel hazzına sahip çıkma çabası, Karol’un gözünde bir yıkım olsa da, Dominique için bir varoluş mücadelesidir. O, “kurban” rolünü üstlenip gizli gizli ağlamak yerine, mutsuzluğunu bir boşanma davasının somut delili hâline getirir. Dominique’in bedeni, film boyunca erotik bir sıcaklık taşımaz. Kamera, onu arzulanan bir nesne gibi sunmak yerine, ulaşılamayan ama sürekli görünen bir yüzey olarak konumlandırır. Beyaz renk, bu noktada kadın bedeniyle birleşerek mermerleşir; canlılığını yitirir.
Burada beyaz renk, bir gelinliğin romantizminden çıkıp tıbbi bir eldivenin veya bir laboratuvarın steril soğukluğuna bürünür. Yönetmen filmde bu beyazlığı âdeta bir neşter gibi kullanır. Geçmişin duygusal karmaşasını, yarım kalmış vaatleri ve Karol’un çocuksu bağımlılığını bu cerrahi beyazlıkla kesip atar. Onun için beyaz, bir yas rengi değil; her türlü kirden, karmaşadan ve işlevsiz bağdan arınma, kendine yeni ve temiz bir alan açma iradesidir.
Dominique’in aldığı kararlar ve gösterdiği tüm tavrılar, “iyi kadın” olmanın yolunun fedakârlıktan geçtiği yanılsamasına indirilmiş bir darbedir. O, kendi mutluluğunu merkeze alarak “eşitlik” arayışına en radikal yerden, yani kendi hayatından başlar. Belki bu yüzden, filmin başındaki o sert duruşu, bir zalimlikten ziyade, özgürleşmeye giden yolda ödenmesi gereken bedellerin en dürüst ifadesidir.
Dominique, filmin ilk yarısında Paris’in gri-beyaz atmosferinde, rasyonel ve mesafeli bir kadın olarak karşımızdadır. Onun için eşitlik, Karol’dan yani geçmişin yükünden ve iktidarsız bir ilişkiden kurtulduğu an başlar. Ancak Kieślowski’nin ironisi tam burada devreye girer: Gerçek eşitlik, taraflardan birinin özgürleşmesiyle değil, her iki tarafın da aynı seviyeye gelmesiyle sağlanacaktır.
Dominique’in Paris’in steril sokaklarında kurguladığı bu “bireysel özgürlük” temelli eşitlik, aslında bir yanılsamadır. Zira onun dünyasında eşitlik, sadece zayıf olanı hayatından ayıklamak anlamına gelir. Ancak hikâye Polonya’nın uçsuz bucaksız, kirli beyaz kar örtüsü altına taşındığında, Kieślowski bize eşitliğin karanlık ve Doğu Avrupalı yüzünü gösterir: Eşitlik, bazen birinin yükselmesiyle değil, diğerinin de onunla birlikte dibe vurmasıyla sağlanır.
Filmin en çok tartışılan sahnesi, Karol’un sahte ölümünden sonra Dominique ile otel odasında bir araya geldiği andır. Perde bir an tamamen beyaza bürünür (white-out). Burada beyaz artık bir giysi ya da bir mahkeme salonu duvarı değildir; bir patlamadır. Dominique için bu sahne, kontrolü kaybettiği ama aynı zamanda Karol ile insani bir noktada eşitlendiği andır. O ana kadar ideal veya soğuk bir hedef olan kadın, o beyaz ışık patlamasıyla birlikte tüm savunmalarını bırakır. Bu, hazzın getirdiği bir eşitliktir; ancak bedeli ağır olacaktır.
Filmin başında Karol’u “aşağıda” bırakıp Paris’in ışıklarına kaçan kadın; filmin sonunda Karol’un kurduğu o zekice ama zalim tuzakla, yabancısı olduğu bir ülkede, bir hapishane hücresinin loş beyazlığında bulur kendini. İşte bu nokta, modern kadının trajedisidir. Dominique, kocasını bir hiç olarak görüp geride bıraktığını sanırken, aslında onunla olan bağını koparamamış; sadece rollerin değiştiği yeni bir esaretin kapısını aralamıştır. Artık aralarındaki o uçurum kapanmış, hiyerarşi yerle bir olmuştur. Fakat bu denge, bir zaferin değil, karşılıklı bir mağduriyetin ürünüdür. Dominique’in parmaklıklar ardındaki hüzünlü bakışı, “özgür bir kadın” olmaktan, “eşit bir aşığa” dönüşmenin o ağır ve karlı bedelidir. Filmin sonunda Dominique’i hapishane hücresinde, dışarıdaki karlı dünyaya bakarken görürüz. Beyaz, şimdi bir hapishane avlusunun rengidir. Karol zenginleşmiş ve intikamını almıştır; Dominique ise hapsedilmiştir.
İşte Kieślowski’nin “eşitlik” tanımı burada ete kemiğe bürünür: Artık ikisi de birbirini gerçekten görebilir, çünkü ikisi de her şeyini kaybetmiştir. Dominique’in parmaklıklar ardındaki sessiz gözyaşları ve Karol’a işaretlerle “seninle kalmak istiyorum” deyişi, kadının beyazla olan ilişkisinin son aşamasıdır. Beyaz artık ne saflıktır ne de iktidar; sadece her şeyin sıfırlandığı, acı verici ama samimi bir başlangıç noktasıdır.



