Anlaşılmamak yoruyorken kendini açıklamak tüketiyor insanı. Anlaşılmamanın verdiği his, bizi kendi kabuğumuza çekerken, duyulmamış duygularımızı da kendimizle beraber ruhumuzun derinliklerine gömüyoruz. Kendimize saklıyoruz tüm o sessiz çığlıkları; sindirmeye çalışıyoruz istifra edilmemiş duyguları.
Kendini açıklamaksa yiyip bitiriyor insanı. Ruhunu sömürüyor, bizi bizden alıyor. Hele en yakınlarımız dediğimiz insanlara, güya bizi iyi tanıyan o insanlara, kendimizi, “Ben aslında onu demek istememiştim,”li cümleleri kurmaya zorlandığımız o insanlara kendimizi açıklama zorunluluğu hissetmemiz, başlı başına insana acı veriyor.
Örneğin, on yıldır arkadaşsınızdır biriyle. Yediğiniz, içtiğiniz ayrı gitmemiştir onunla. Onu çok iyi tanıdığınızı ve onun da sizi çok iyi tanıdığını zannedersiniz. Ancak bir gün gelir, sizi çok iyi tanıdığını iddia ettiğiniz o kişiye, kendinizi sil baştan anlatmaya çalışırken bulursunuz kendinizi. Korkarsınız, şaşırırsını; niçin böyle anladığını, anlamak istediğini sorgularsınız. Anlamaya çalışırsınız; niçin sözlerinizi duyup sizi duyamadığını.
İletişim kurmaya çalışırsınız güya can ciğer kuzu sarması olduğunuz o kişiyle ancak bir bakarsınız ne sizi görüyor ne işitiyor ne de duyuyor. Afallarsınız. Kolunuz tutunacak bir liman arar. Bulamazsınız. Sendelersiniz. Düşersiniz.
Bu, illa bir dostla olmak zorunda değil. Doğduğunuz andan itibaren sizinle dip dibe, göz göze olan bir aile üyesiyle, bir akrabayla ya da bir sevgiliyle de olabilir. Karanlık bir hiçliğin ortasında debelenirken bulursunuz kendinizi. Sanki karşınızda bir insan değil de ölüm varmış gibi, soğuk bir duvar varmış gibi konuştuğunuz hissine kapılırsınız; hiçbir umut yokmuş gibi.
Ancak o düşüşün de aslında yükselişin bir parçası olduğunu anlarsınız. Bir umuttan ziyade bir uyanış, bir fark ediştir aslında bizi yükselten; ruhumuzun kanatlarını cilalayan. Bu, her insanın anlamak istediği kadar anladığının fark edişidir. Zira anlamaya çalışmak, o gayreti göstermek de bir erdemdir. Öyle bir erdemdir ki yapması zor ama imkânsız değildir. Egolarımızı bir kenara itme zahmetini göstermektir.
Biraz da seçim meselesi, anlayacağınız. Anlamak isteyen elbette bu gayreti, bu erdemi gösterecek; görünenin ötesini görmeyi, duyulanın ötesini duymayı başaracaktır. Anlama zahmetinde bulunmak istemeyen ise kendi duymak istediğini duyup bir köşeye çekilecek; ancak başkalarını suçlamaktan, eleştirmekten kendini alıkoyamayacaktır.
Çünkü sizi gerçekten tanıyan biri; sizi salt isminizle, hobilerinizle ya da sevip sevmediğiniz şeylerle tanımaz. Sizi; tüm ruhunuzla ve varoluşunuzla tanır. Sessizliğinizi duyar, dilinizin tercümanı, kalbinizin de aynası olur.



