Cumartesi, Nisan 11, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Diyemiyorum…

Kasım ayının başındaydık. Bulutlar battaniye gibi açılmış içinden masmavi gökyüzü pırıl pırıl çıkmıştı. Azıcık nefes almaya verandaya çıkmıştım. Bahçeye bakan geniş camlardan onu görüyordum. Cama yapıştırdığı burnu camda buğu yapmış o buğuyu parmağı ile bozup tekrar burnunu yapıştırıyor sonra yine o buğuyu bozuyordu. Ufacıktı daha, bana ne kadar da çok ihtiyacı var, diye düşündüm. Veranda koyu mavi taşla döşeliydi. Mavi taşlarda iki adım atıyor sonra tekrar ona bakmaya dönüyordum. Ağaçlar yemyeşil olmuş, çiçekler rengârenkti. İçimdeki güneşin sevinci ile yüreğimdeki kafes arasına sıkışmıştım. 

Bir koca havuz çevresinde altı tane ev olan bu sitede kışları sadece üç ev kalıyorduk. Ortak bahçe kullandığımız için evler birbirine çok yakındı. Öksürsek duyulurdu yazları. Kış aylarında in cin top oynuyordu.

Havuzun kenarına gitmek istedim, verandanın mavi taşından bir adım çim. Adım atamadım. Oysa terasın bitiminden üç adımda havuzun kenarına ulaşabilirdim. Ayağımı havaya kaldırdım tam basacak gibi oldum, yok hayır geri adım. Camın arkasında hohlayıp hohlayıp buğuya resim çizen oğluma bir kez daha bakıp, ne kadar savunmasız olduğunu düşündüm. Ona baktığımı görünce heyecanlandı, gülümsedi ve koltukta zıplayıp onu da bahçeye, yanıma almamı isteyen hareketler yapmaya başladı.

İki yaşına dün girmişti. Annem gelmişti torununun yaş günü için şehirden. Şehrin dışında sayılan bu ücra yerde ne yaptığımızı her saat başı soruyordu dün geldiği andan beri. Şimdi uyuyordu. İyi ki…

Diğer köşede çağla ağacı ile ceviz ağacının gövdelerine bağladığımız hamağa otursam azıcık diye düşünüp oraya yöneldim. Verandanın bahçe sınırındaki ortancaların yanından ağaca tam iki adım vardı. İki adım değil iki kilometreydi sanki. Ayağımı kaldırdım ve taşa geri indirdim. Görünmez deli bir kuvvet ben gitmek isterken hayır der gibi bacaklarımdan tutuyordu. Terastan çime bile geçemiyordum.

Sitenin güvenlik görevlisi yoktu, bir aile ilgileniyordu site işleriyle, site içindeki müştemilatta kalıyorlardı. O geziyordu bahçede. Yandaki evin kapısının önündeki ağacın arkasından göründü. Bana doğru yürümeye başladı.

“Abla sen şu hatmiyi budayalım istemiştin, geçen sefer çok budadım diye kızdın, gel de göster ne kadar istiyorsan o kadar budayalım”

 Hayır! Hayır! Tanrım nasıl giderim hatminin yanına? Bir adım atıp çimlere geçemiyorken.

“Yok yok beğendim, beğenirim. Sen istediğin gibi buda Teslim Efendi,” dedim. 

Ve arkamı döndüm kapıya yöneldim ama basamağa adım atamadım kapıya doğru uzattığım elim havada kaldı. İçeri geleceğimi sandı oğlum. Yürümeyi yeni öğrendiği ve hızlı yürüyemediği için attı kendini yere emekleyerek camlı kapının önüne geldi, ayağa kalksa da boyu yetişmeyeceği için açamaz kapıyı diye düşünüp rahatladım. Ağlar gibi yüzünü buruşturdu, hadi gel anne der gibi bakıyordu kare kare şerit cama yapışık tahta kafeslerin arkasından. Acıktı da. Camdan karşıdaki üst kat merdivenindeki saate baktım, yemek saatine yirmi dakika vardı. Tanrım neler oluyor. Verandanın mavi taşları beni içine çekiyor. Annemin evindeki limonluğun camları gibi sıcacık oldu camlar. Hava ne kadar da güzel ama içimde kar yağıyor. Kaldım olduğum yerde. Beton dökülmüş ve ben yanlışlıkla basıp içine batıyor gibiyim. Adım atıp da eve giremememe çok canı sıkıldı bebeğimin, benden ümidi kesince döndü yine camdaki buğusuna resim yapmaya devam etti.

Çiğdem. Yan evdeki komşum. Sesleniyor. İnşallah verandadan göreceğim camdan sesleniyordur diye içimden dua edip yan tarafa çağla ağacının o tarafa yürüdüm. Sohbet ettik. Anlamadı sanırım. Camın kenarındaki bahçe makasını alıp, kurumuş uzun ve sık ortancaları budamaya başladım, Bir yandan da Çiğdem’le sohbet ettim. Ortancaların kuru dallarının arasına sakladım adım atamayan ayaklarımı.

“Ya annen geldi nasılsa, bırak oğlanı gel kahve içelim öğlen,” dedi.

 Çekilmiş kahve kokusu geldi aynı anda burnuma. 

“Peki gelirim,” dedim ve el sallayarak çıktığı pencereden beni göremeyeceği terasın ön tarafına kaçtım. Gözümden bir damla yaş kirpiklerimde dondu. Oğlumla camdan göz göze geldik, ağlamaya başlamıştı. Acıktı çünkü. Alışık değil tabii, dip dibe yaşıyoruz iki yıldır. İşi gücü bıraktım onu büyütmek için. 

Annem kalktı kucağına aldı oğlanı öpüyor. Bana el kol hareketleri yapıyor “Oynayın, oynayın,” dedim. Anlamadı, camı açıyor. Offf. Tanrım! 

“Kızım yemek saatine on dakika var, hayret ettim, şimdiye kadar çorban hazır, elinde kase beklerdin. Ne yapıyorsun dışarıda?” 

Haklı. Oğlumun yemek saatini beş dakika geçirmem. Eti çorbaya katar blenderdan geçirip türlü oyunlarla yediririm. Bir buçuk yıldır her gün. Bugün hariç.

Kıpırdayamıyorum anne desem mi? Yok yok. Yine kapıya yürüdüm annem de kapıya yürüdü. Açtı verandaya bakan cam kapıyı.

 “Ay hava ne güzel maşallah. Hadi gel yemeğini yedir de çıkalım kahveleri dışarıda içelim,” dedi.

Duruyordum. Kapıdan sadece kısa üç basamak var verandaya.  Eşikte onlar mavi taşlarda ben annemle göz göze donduk. Anladı bir şey olduğunu ama asla tahmin edemezdi. 

 “Ben de yapamam ki şimdi bunun yemeğini, ne yediriyorsun onu bile bilmiyorum,” dedi kızgın bir ifade ile annem.

Bilemezsin tabii! Kimse bilemez. İki yıldır bir gün yardıma gelmedi ki kimse, kim nasıl bilecek? Diyemedim tabii. 

Adım atmaya çalışıyorum bir kez daha ama hayır atamıyorum basamaklara. Havadaki ayağımı yine geri çektim. Oğlum annemin kucağında kocaman kahverengi gözleri, ıslak gülen gözlerimde. Elleri beni kucağına al der gibi öne uzuyor, uzuyor, uzuyor. Basamağa basmazsam kucağıma alamam ki. Annem adım atmıyor. Ben adım atamıyorum. Oğlum ağlayan gözlerle kollarını uzatıyor. Ne kadar sürecek bu?

Annem sesini yükselterek “Kızım ne yapacağız söylesene,” diyor. 

Bir kez de organize etseniz, bir kez de bana ihtiyaç olmasa. Diyemiyorum tabii. Adım atamıyorum. Atamadığımı söyleyemiyorum. Eşikte kaldılar. Tren geçti bağırarak. Kumru bir ağaçta gurulduyor. Rüzgâr verandanın köşesindeki rüzgâr çanını çınlatıyor. Oğlum…Elleri öne doğru uzanacağı en uzak noktaya kadar uzadı. Gözleri gözlerime saplandı, konuşuyor gözleri. Ellerimi uzatıyorum, tutamıyorum. Ayaklarım beton, annem kıpırdamıyor, sinirle benim gelmemi bekliyor. Bir adım atmak bu kadar zor mu? Gel diyen gözlerle bakıyorlar. 

Gelemiyorum, diyemiyorum…

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Berna Kiper
Berna Kiper
İzmir doğumlu, Marmara Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunu. Yönetim Ve Organizasyon bölümünde yüksek lisansın yanı sıra 15 yıl eğitimcilik yaptı. “Bu Öykülerin Dili Var” isimli kolektif kitapta “Soğuk Pruva” adlı öyküsü yayınlandı. Onedio’da “Adalet Dediğimiz Olgu” ve “Korkmaktan Korkma” başlıklı iki makalesi yayımlandı. Evli, iki çocuk annesi.

POPÜLER YAZILAR