Cumartesi, Kasım 22, 2025

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Pembe

Pembe olarak doğdum ben. Tabii o ilk zamanlar bilmiyordum ne olduğumu. Bebeksin sonuçta, bırak rengini, insan yavrusu olduğundan bile emin olamazsın ki. Benim dışımdaki tüm dünya bana da renk verdi, rengimi belli etti. Mesela pembe battaniyeye sarılmam tesadüf olmamalı ama anlamam için yine de biraz büyümem lazımdı.
Biraz büyüdüm, iki ayağımın üzerinde durabiliyordum en azından, hatta şimdikinden belki daha da sağlam. O zamanlar benim için sadece pembeler ve maviler vardı, işte bu kadar kolaydı cinsiyet ayrımı. Ama ne taraftan bakarsan bak tarafın belli olmalıydı ya pembesin ya mavi. Hâlbuki gökkuşakları da varmış, çok sonraları öğrendim, ne güzel, rengârenk… Ama ayıptı, yasaktı, “Aman Allah korusun”du. Hoş bu, başka yazının konusu…

Pembelerin ve mavilerin çizgileri çok netti. Biz pembeler etek giyerdik mesela, maviler pantolon. Pembeler toka takardı uzun saçlarına, mavilerse o tokalara takardı. Pembeler oyuncak bebeklerle oynardı, maviler arabalarla halının üzerinde son sürat hız yapardı. Pembeler anne olur; yemek yapar, çocuk bakar, evi temizlerdi… Maviler baba olurdu. O zamanlar bilmiyordum pembelere yüklenen toplumsal bakiyenin ne kadar çabuk tükendiğini. Bunu öğrendiğimde pespembe hayallerim suya düşse de neyse ki yukarıda kalacak kadar biliyorlardı yüzmeyi.

Daha da büyüdüm ve hâlâ pembeydim. Maviler de her yerdeydi ve onlarsız olmazdı. Bu iki rengin birbirine karışabildiğini de zamanla öğrendim. Pembe ve maviyi birbirine karıştırdığınızda ne olur biliyor musunuz? Eğer doğru oranda karışmazsa baskın renk basar geçer ruhunuza. Bir de bu karışım toplumun bordo renkli defterinde yer almıyorsa yüzlerde utanılacak pembemsi bir kızarma, ruhlarda yumruk yemiş bir morlukla son bulur hikâye, tekrar başlamak üzere.

Çocukken hatırlarsınız, uslu bir çocuk olursak Şirinler’i bile göreceğimiz söylenirdi, tıpkı onun gibi yeterince büyüyünce de uslu bir ‘pembe’ olup mavilerle karışmak üzere Yeşilçam’daki pembe panjurlu evi kurmamız beklendi. Ne de olsa bir çatı altında dört duvarı yuva yapmak yine biz pembelerin işiydi. O yuvayı kurmak için de birkaç imza, birkaç evet ve bolca alkış yeterdi. Sonra gelsin ebruli…
Elimizin hamuruyla boya işine de girdik, başladık panjurları hayal pembesine boyamaya. Birçoğumuza o panjurları boyarken kendi rengimizden eksilteceğimiz hiç söylenmedi. Sonra ne mi oldu? Yuvayı yapmakla görevli biz pembe kuşlar, kanatlarımızı özgürlük için değil yuvamız için çırptıkça özgürlüğümüz de çırpılmış yumurtalar gibi omlet oldu düştü tavaya, kondu aile sofrasının ortasına. Karnımız tok, ruhumuz aç.

Sonra bir baktık, renkten renge giriyoruz ama asıl rengimizi artık bilmiyoruz. Kimi zaman gece mavisine karışıp tutku kırmızısına dönüştük, adına âşık kadın dedik. Bir zaman geldi masumiyet beyazıyla örtündük, adına anne dedik. Sonra bir gün geldi, varla yok arası, neredeyse görünmez uçuk bir pembeye dönüştük, adına ev kadını dedik. Bazılarımız sabah 8–9, akşam 5,6,7… arası koyu laciverte de büründü, adına çalışan kadın dedik. Kimi zaman yalnızlığın araf grisinden öfkenin siyahına evrildik, adına mutsuz kadın dedik. Ha bir de bazılarımız hiç olmayacak yer ve zamanlarda, hiç olmaması gereken sebeplerle kan kırmızısıyla toprak kahverengisine karıştırıldı, işte orada ne diyeceğimizi bilemedik.

Büründüğümüz her rolün, üstlendiğimiz her sorumluluğun, yüklendiğimiz her zorluğun bir rengi vardı. Gel zaman git zaman, tüm renkler birbirine karıştı. Ortaya çıkan; ne olduğu tam da anlaşılmayan, pembeyi yutan bu yeni renge kadın dedik. Bir zaman sonra kadın olarak sığamaz olduk o pembe panjurların ardına çünkü gündelik sorumluluklarımızın sorunsuzluğu için debelenirken asla tek bir “kadın”lık yer kaplayamazdık. Kadın olmak zor değildi aslında; zor olan, tek bir kelimenin içine aynı anda pek çok şey sığdırmak zorunda kalmaktı. Belki bir kahvelik molada, iki satırlık yazıda, üç sayfalık okumada… Hatta şanslıysak zihnimizi nadasa bırakacak küçücük aralarda kendimize ait zamanlar kovalamaya başladık bu sefer de. Çocukken de sevmezdim kovalamaca oynamayı; insanı yorar, koşarken kaçarken bir bakarsın üstün başın dağılmış. E biz de insanız ya bu kovalamacada zaman zaman dağıldık ama dağınıklığımızı yine kendimiz toplayacaktık. Atalarımız sağ olsun ki sanırım değillerdir, milyonlarca yıl önce toplayıcılığı uygun gördükleri biz kadınların milyonlarca yıl sonra kendileri dışında her şeyi de toplamak zorunda kalacaklarını hesap edemediler, buna başıboş gezen bir çorap teki de dâhil. Sonuçta, yorgun kadın dediler.

Maviler mi? Onlar hep mavi kaldı.
Sözün özü, her şey o pembe battaniyeyle başladı.

Elif Karaman
Elif Karaman
1981’in 14 Şubat’ında Ankara’da dünyaya geldi. Okumayı yazmayı öğrendiği günden beri hep okudu, hep yazdı. 2018’de Yeşilay’ın Sağlıklı Fikirler Kısa Film Senaryo Yarışması’nda ‘Bi’ Kereden Bi’ Şey Olmaz’ adlı senaryosuyla kategori üçüncüsü olduğunda, kelimelerinin hayata dokunmasının mucizesini yaşadı. Kelimelerle oynamayı çok seviyor ve kendini bir hikâye anlatıcısı olarak tanımlıyor.

POPÜLER YAZILAR