Cumartesi, Kasım 22, 2025

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kaynamış Su

Kadın, karanlık odada sırtını duvara yaslamış, soluk almaktan bile çekinir bir durumda yerde oturuyordu. Karşısındaki sedirde biri on dört, diğeri sekiz yaşında iki kız ve on iki yaşındaki oğlu. Onlar da tıpkı anneleri gibi, aynı ürkeklikle soluklarını tutarak bekliyorlardı. Üç çocuk da bacaklarını karnına çekip, ellerini dizlerine dolamış, çeneleri dizlerinin üzerinde umutsuzca annelerine bakıyorlardı. Kadın da çocuklarına…

Karanlık bir odada… Duvarın kenarında yanan bir soba. Sobanın içindeki odunların cızırtısı ve üzerindeki güğümün tıslaması… Yaşama ilişkin hiçbir belirti yok gibi bu odada. Odanın içinde derin bir sessizlik…

Sobanın üstündeki delikten tavana vuran kızıllık, ışıksız odayı hafif aydınlatıyordu. Üzerinde kaynamak üzere olan güğümün tıslaması, sessizlikten dolayı büyük yankı yapıyordu. Kadın, ağzına kadar su dolu güğümü sobanın üstünde sürekli bulundururdu; çünkü kaynayan suyla bir şeyleri temizlemek hep daha kolaydı. Bütün pislikler, insanı yormadan kaynamış suyun altında eriyip giderdi. Sobaların alevleri oynadıkça, gölgeler hareket ediyordu tavanda. Alevlerin gölgesi dans ediyordu. Ama bu dans da bu gölgeler de kimsenin umurunda değildi şu anda bu odada.

Çocuklar, gözlerini kırpmadan, kaygıyla yalnızca annelerine bakıyorlardı. Dışarıdan gelen sesi duyuyorlardı. Az sonra olacakları da. Kadın, çaresizlik içinde büyükten küçüğe doğru çocuklarına bakmaya devam ediyordu. Ne yapmalıydı, nasıl kurtulmalıydı bu on beş yıllık tutsaklıktan!.. Ne yapacağını bilemeden düşünürken birden, küçük kız:

“Anne, çişim geldi,” dedi. Bunu söylediği anda dış kapının anahtar sesi duyuldu. Ardından hızla çarpan demir kapı…

Bir tekmeyle açıldı, sobalı odanın kapısı. Bu gidişle bir gün hepten devrilecekti. Zil zurna sarhoştu yine adam. Kendinden önce ucuz şarap kokusu yayıldı odaya. Ayakta zar zor duruyordu. Sendeledi. Kapının kenarından tutarak ayakta kalmayı başardı. Bütün heybetiyle gözlerini ayırıp içeriye doğru baktı. Sobanın alevlerinin ışığıyla, duvara yansıyan gölgesi daha da ürkütücüydü. Elindeki şarap şişesi ile karşılarında duran bu adam, ev halkının yaşamını karabasana çeviren babalarından başkası değildi. Nedensiz işler patronu!

Kadının da çocuklarının da soluğu kesilmişti. Her gün bu korkuyu yaşamak zorunda kalmak, dayanılır gibi değildi. “Böyle bir yaşam, böyle bir adam, olabilir miydi?” diye düşündü kadın. Neden böyle bir yaşam kendisine layık görülmüştü? “Niye ben?” dedi, “niye biz?..”

Adam:

“Noluyo lan burda,” diye kükredi kapıda. Yaşamı boyunca yalnızca sormak için sorduğu, binlerce saçma sapan sorulardan biriydi bu da. Sesini daha da yükselterek:

“Noluyo lan burda diyorum! Neden karanlıkta oturuyorsunuz hortlaklar gibi!” diye haykırdı.

Hepsi, kapıda duran babalarına bakıyorlardı. Çeneleri kitlenmişti, konuşamıyorlardı. “Elektrik faturasını yatırmadığın için” diyemedi kimse! Adamın üstlerinde kurduğu bu serseri imparatorluk hepsini sindirmişti. Kadın, korkusunu belli etmemeye, çocuklarının yanında güçlü durmaya çalışıyordu. Aslında o daha da çok korkuyordu; ancak her şeye karşın çocuklarına gülümseyerek bakıp onların korkularını hafifletmeye çalıştı.

Açılan kapıyla beraber odanın içine dışarıdan buz gibi bir hava yayıldı. İçeri giren havanın soğukluğu, küçük kızı üşüttü. Babasına duyduğu korkuyla da bir anda çişini tutamayıp altına işedi. Koltuğun üzerine mürekkep gibi yayıldı ıslaklık. O an, annesine koşup sarılmak istedi ama korkudan gözlerini babasından ayıramadı. Bir yandan korku, bir yandan açık kapıdan içeri dolan soğuk hava, işediği pijamasını soğuttu; titremeye başladı. Tuttu soluğunu. Ağlamak istedi, ağlayamadı. Ağlamak yasaktı bu evde. Hele de bu saatte. Bir ağlama sesinin ortalığı nasıl toz duman edebileceğinin bilincindeydi artık. Ağladığından dolayı babasından ilk dayağını yediğinde çok daha küçüktü.

Adam, kapıyı kapatmadan içeriye doğru ilerledi. Bir yandan da pantolonunun kemerini gevşetmeye başladı. Dayak atmak ona göre erkekliğinin kanıtıydı. Ortalığı birbirine katmak için bir nedene gerek yoktu. Kadınla göz göze geldiler. O anda kadın ayağa kalkmaya, bir şeyler söylemeye çalıştı; ama adam kadını hızlı bir hamle ile itip düşürdü. Pantolonunun kemerini, büyük kızının gözlerinin içine bakarak çekip çıkardı. Sonra küçük kıza baktı. Baktığı anda altına işediğini gördü. Beklediği fırsat yine geçmişti eline…

“Bu ne lan!” dedi. “Bu ne lan!” der demez, kemeri küçük kızın suratına indirdi.

“Anne!” diye bağırdı küçük kız.

Kadın, yerinden fırladı: “Yapma, Allah aşkına, yapma!” dedi. Elini tutmaya çalıştı. Adam, kadını bir kez daha var gücüyle itip yere düşürdü. Boşunaydı her şey… Bu sarhoş adamın elinden o kemeri almak mümkün değildi. Küçük kız, avazı çıktığı kadar bağırıyor, acıdan kıvranıyordu. Adam, kolunu bir daha havaya kaldırdı. Kemer, bir yılan gibi yine küçük kızın beline sarıldı. İkinci kemer darbesiyle küçük kızın çığlıkları yeri göğü inletiyordu. Bu kez yere düşen kadına şaklattı kemeri. Üstelik soluk almadan üst üste vuruyordu. Kadın kımıldamıyordu. Uyuşmuştu bedeni, kanıksadığı bu acıya. Duyumsamıyordu, kemer darbelerinin yakıp geçtiği yerleri. Ama kulağına gelen küçük kızının sesi, beyninde depremlere yol açıyordu. Küçük kız, acıdan bağıra bağıra çığlık atıyordu. Abi ve abla titreyerek babalarına yalvarıyor, ellerine ayaklarına kapanıyorlardı.

“Yapma, baba! Ne olur, yapma!” diye. Ayaklarına kapanan büyük kızın bir anda saçlarını eline doladı. Böylelikle acılar senfonisine bir ses daha eklenmiş oldu. Saçlarından tuttuğu büyük kızını oradan oraya sürüklüyordu.

“Baba, kurban olayım! Yapma, baba!” diye yalvarıyordu. Baba, hiç kimseyi duymuyordu. Kızın saçını bırakmıyor, duvardan duvara fırlatıp kendine doğru yeniden çekiyordu.

O gün, duvardan duvara savrulurken saçlarını bir daha asla uzatmamaya yemin etti abla. Duyduğu tanımsız acıyla: “Kendi ellerimle keseceğim bu saçları!” diye geçirdi içinden. Bu dediğini daha sonraki yıllarda da uygulayacak, hep kısacık saçlarla yaşayacaktı. “Saçlarım tüm güzellikleri söküp aldı benden. Saç, benim için bir güzellik değil, içimde dinmeyen bir sızının haykırışıdır!” diye anlatacaktı bir gece, ekip otosunda, resmi üniformasıyla, gözlerinin içine aşkla bakan mesai arkadaşına. Kadın, yerde cenin gibi, gözlerinden akan yaşların, dudağının kenarındaki kanı inceltmesine aldırış etmeden alevlerin duvara vuran gölgelerini izleyerek acı içinde yatıyordu. Çocuklarının çığlıkları, bir arı kovanın uğultusu gibi geliyordu kulaklarına. Çaresizce dinliyordu bu çığlıkları. “Şu yattığım yerden kalkabilirsem eğer; ‘Ben sana yapacağımı biliyorum!’” diye geçirdi içinden. “Allahım, yardım et!” diyordu. Çocukluğundan beri Allah’ın çok erken uyuduğunu bildiği halde “Uyan da gör bizi, Allah!” diyordu. Kendi çocukluğu geldi aklına bir an; kendi babası… “Annem de mi Allah’a böyle yalvarmıştı!?”

Abi, orta yerde ne yapacağını şaşırmıştı. On iki yaşındaydı. Babasını durdurmaya gücünün yetmeyeceğini biliyordu. Ama yine de şansını denemek istedi. “Dur, baba, dur, yapma!” deyip ablasını elinden almak istediyse de bunu başaramadı. Savurup attı babası, boştaki eliyle ağabeyi. Çığlık çığlığa bağıran küçük kız kardeşine sarıldı. Onu susturmaya çalıştı; ama o denli güçlü değildi ki ağabey de. Kardeşinin çığlıklarına dayanamadı. Kardeşini kolunun altına sardı ve o da başladı ağlamaya. Onun da ağlamaya hakkı vardı. Her ne kadar “erkekler ağlamaz” denilse de!

Abla, saçlarının dibinden söküldüğünü duyumsuyor; ağlamayı, bağırmayı sürdürüyordu. Anne yerde, iki kardeş birbirlerine sarılıp köşeye sinmiş, sıranın kime geleceğini bekliyorlardı. Baba, ablayı savurup attı. Yeniden yerde yatan karısına döndü. Elindeki kemerle vurmaya devam etti. Kadın bayıldı. Abla, duvar dibinde cansız gibi yatıyor; iki kardeş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. Baba, gözlerini yeniden küçük kıza dikti. Bir oğluna, bir kızına baktı. İkisinin de kafalarından tuttu. Gözlerinin içine baktı. Şarap kokusu yüzlerine yayıldı. Gözlerini kan bürümüştü. Alnından yüzüne doğru terler boşalıyordu. Yorulmuştu. Kızın kafasını bırakıp, boşta kalan eliyle oğlunun suratının ortasına sert bir tokat attı. Burnuna da çarpan bu tokatla oğlanın acıdan gözleri karardı. Burnu kırılmıştı.

Ağabey, kırık burnuna dokunarak, “Bu tokat, yaşamımda yediğim son tokat oldu. Bir daha da bana kimse tokat atamadı,” diye anlatacaktı. Tokat atmanın bütün inceliklerini öğrendiği o karanlık yıllarında…

Babası, elleriyle küçük kızın boynunu sıkıca kavradı.

Küçük kız, zorla soluk almaya çalışarak: “Baba! Ne olur, yapma baba! Ne yaptık biz sana, baba?” diye hıçkırıyor, bağıra bağıra ağlıyordu.

Sekiz yaşında, bir metreden biraz uzun, otuz beş kiloluk bu minicik beden, “Bu, babama son yalvarmam oldu. Bir daha da yüzünü görmedim. Bir kez mandalina soyup vermişti bana, saçımı da okşamıştı hatta… Bir daha mandalina yemedim,” diye yazacaktı. Yıllar sonra ucuz şarap kokan boş bir odada, bir daktilo başında…

Adam, hiç kimseyi duymuyordu. Hiçbir yalvarma onu durduramıyordu. Yıllardır eve sarhoş gelir. Hava da uçan sineği bahane eder, çalışmaz ama içki parasını her gün ilginç bir şekilde bulurdu. Dövmek bir gereksinimdi onun için; belki uyku ilacı, belki sakinleştirici… “Biz babadan böyle gördük,” derdi bir de, utanmadan!

“Geberticem lan hepinizi! Geberin ulan!” diye bas bas bağırıyordu adam. Kime, nasıl saldıracağını bilmeden odanın içinde eline geçeni yere fırlatmaya başladı. Büyük kız, köşeye sinmiş, saçları darmadağınık, eli ağzında, tırnaklarını koparıp koparıp tükürüyor; orta yerde serilmiş el eskisi, rengi solan halıya. Abi ve küçük kızın ağlamaktan solukları kesilmişti. Adam, çocuklarının tek eğlencesi olan televizyona baktı. Bir komşuları acıyıp da vermişti; bu televizyonu çocuklara. Adam, aldığı gibi odanın ortasına var gücüyle fırlattı el eskisini; çocukların tek eğlencesi, biricik televizyonları parçalandı. Anne yerde baygın yatıyordu. Yere fırlatılan televizyon parçalandı. Bir parçası da yerde yatan kadının suratına çarptı. Hafiften gözlerini açmaya, neler olduğunu anlamaya çalıştı kadın. Ne kadar zamandır orada yatıyordu acaba? Her yeri ağrıyordu. Gözünün birini ne kadar çabalasa da açmayı başaramadı. Karşısında çocuklarının perişan durumunu gördü. İçinde bir alev yanmaya başladı. Bu kez gölgeleri tavanda dans etmiyordu alevlerin. Gözlerini yeniden kapattı. “Sakin ol, sakin ol,” diye kendini yatıştırmaya çalıştı. Bütün gücünü toplayarak yerinden kalkmaya çalıştı. Sobanın üzerindeki güğümde su kaynıyordu.

Yıllar sonra, hapishanedeki üst ranzasında bağdaş kurmuş otururken, yanında oturan koğuş arkadaşı kadının yüzüne bakıp, sigarasından derin bir nefes çekerek: “Daha kapıdan içeri girdiği anda anlamıştım. O gecenin, son gece olduğunu,” diye anlatacaktı.

Kadın bir sobaya, bir güğüme bir de kocasına baktı. Yattığı yerden, fırladığı gibi sobanın üzerindeki kaynamış su dolu güğümü kaptı. Kocasının yüzüne doğru tek hamlede yarısını boşaltmayı başardı. Elleri yanmıştı. Ama içindeki acının yanında bu acıyı duyumsamamıştı bile. Ne olduğunu anlayamayan adamdan acıyla dolu bir “Ah!” sesi bütün odayı doldurdu.

Adamın feryadı yeri göğü inletiyordu. Kadın, “Şimdi bağırma sırası sende, ulan! Dilediğin kadar bağır! Bağırabildiğin kadar bağır!” diye haykırarak yere düşen kocasının üzerine elindeki kalan kaynamış suyu da boşalttı. Yeri göğü inleten bir çığlıktan sonra ses kesildi.

Kaynamış su, bir kez daha bütün pislikleri, zahmetsizce temizlemişti. 

Serpil Arı Yılmaz
Serpil Arı Yılmaz
9 Aralık 1983 Almanya doğdu. Eğitim yaşamına memleketi Gaziantep’te başladı. Gaziantep Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı- Türk Sanat Müziği Ses Eğitimi bölümünü bitirdi. Yeditepe Üniversitesi Eğitim Bilimlerinde yüksek lisansını tamamladı. Yaşamına Müzik Öğretmeni olarak devam etmekte. Kitaplarla ördüğü bir kalenin içinde, yalnız başına, elinde kalemiyle, kendisini huzursuz eden ne varsa, yazmaya çalışmakta. “Duvardaki Çatlak” adlı romanı 2022 yılında yayımlandı. “Anne Gölgesi, Görülmemiştir, Her Sonbahar Gelişinde, Kökler ve İzler” adlı kolektif kitaplarda öyküleri yayımlanmıştır. Nirvana Sosyal Bilimler sayfasında 2019’dan bu yana öyküleri yayımlanmaktadır. Okumadan yazanlara, imrenerek bakmakta ama çok da takmamaktadır. Yaşamında bir yazar olarak anılabilmek için çabalamakta. Herkesin yazar olarak ortalıkta dolaştığı şu zamanlarda, o öykülerini bir çekmecede mayalamakta. Ve soranlara “Yazmaya çalışan, iyi bir okurum” diye anlatmakta. Toplumun, her türlü acısını kalbinde duyumsayan; zifiri karanlıklarda bile umudunu asla kaybetmeyen ve bu dünyaya “İnsan, olmaya geldim!” diye haykıran bir kadın.

POPÜLER YAZILAR