Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Evdeki Tortu

Her akşam aynı sesler yayılırdı eve. Annesinin terlikleri koridorda sürünür, mutfaktan kaşık çatal sesleri gelir, kaynayan yemeğin kokusu kapı aralıklarından ağır ağır odalara dolardı. Banyodan musluk sesi duyulur, ardından babasının tıraş makinesi çalışırdı. Işıl bazen bu seslerin arasında ders çalışır, bazen de yalnızca dinlerdi.

Babası banyodan hep temiz çıkardı. Tıraş olmuş yüzü sabun kokar, renkli gömleğini giyer, saçlarını geriye doğru tarardı. Salona uğrayıp kısa cümlelerle konuşurdu.

“Geç kalmayın.”
“Ekmeği bitirmeyin.”
“Siz yemeğinizi yiyin, ben çıkıyorum.”
Annesi başını kaldırmadan “Tamam,” derdi.

Sonra kapı kapanırdı. Babası geç geldiği gecelerde Işıl perdenin arkasına saklanır, onu beklerdi. Sokak lambasının altında duran taksiyi görürdü. Takside her defasında kadınlar olurdu; parlak saçlı kadınlar, sigara içen erkekler… Babası arabadan inerken evde hiç görmediği bir yüz takardı. Güler, kahkaha atar, el sallardı. Sonra eve doğru yürürken neşesi yavaş yavaş sönerdi. Omuzları düşer, adımları ağırlaşırdı. Briyantinli saçlarının birkaç tutamı alnına inerdi.

Işıl koşarak odasına gider, kapıyı kapatırdı. Babası içeri girdiğinde annesi terliklerini hazırlamış olurdu. Koridorda yürürken annesinin kısık sesle söylendiğini duyardı. “Zıkkım içesice…” Sonra ev yeniden sessizleşirdi.

Bazı akşamlar babası işten doğruca eve gelirdi. Annesi sofrayı toplar, televizyonun sesini fazla açmadan bir dizi izlerdi. İşıl odasına çekilirdi. Geceleri babasının dönüşünü bazen duymazdı bile. Ama bazı geceler yarı uykulu hâlde kapısının açıldığını hissederdi. Babası sessizce içeri girer, kayan örtüsünü omzuna çeker, saçlarını öpüp çıkardı.

Işıl sevgiyi biraz da böyle sanarak büyüdü. Sessiz, kısa ve karanlıkta kalan bir şey. Evlerinde büyük kavgalar olmazdı. Annesi parayı, düzeni ve biriktirmeyi severdi. Dolapların dolu olması ona güven verirdi. Babası kazandığını getirip ona teslim ederdi. Bu yüzden büyük tartışmalar yaşanmazdı.

Annesi gezmeyi sevmezdi. Piknikleri gereksiz bulur, sinemaya verilecek paraya üzülürdü. Babası ise kalabalıkları, bakımlı kadınları ve dışarıdaki ışıklı hayatı severdi. Bazı geceler eve geç gelir, doğruca odasına girerdi. Döndüğünde annesi hiçbir şey sormaz, yalnızca kısa bir serzenişte bulunurdu. Sanki ikisi de birbirinin hayatına dokunmadan aynı evde yaşıyordu.

Liseye başladığı yıl Işıl ilk kez bir arkadaşına gitmek istediğini söyledi. “Selmin’de ödev yapacağız.” Annesi kısa bir sessizlikten sonra “Çok geç kalma, olur mu?” dedi. Selmin kapıda onu bekliyordu.

Daha eve girerken içeriden gelen sesler Işıl’ı durdurdu. Birileri gülüyordu. Mutfaktan tarçınlı bir koku geliyordu. Salonun ışığı sıcaktı. Selmin’in annesi kapıda gülümseyerek karşıladı onu. “Hoş geldin Işıl.”

Babası gazeteyi bırakıp ayağa kalktı. “Demek bizim çalışkan arkadaş bu.” Işıl şaşırdı. Bir yabancının onu fark etmesine şaşırdı.

Salondaki koltuğa oturduğunda tuhaf bir his çöktü içine. Sanki bu evin duvarları sessiz değildi. Eşyaların bile bir ruhu vardı. Masanın üzerindeki örtü, kitaplığın rafları, yarım bırakılmış çay bardakları… Her şey yaşayan bir hayatın içindeydi. Ders çalışırlarken Selmin’in babası yanlarına gelip konuyu anlattı. Espriler yaptı, kızının saçını karıştırdı.

“Sen yine dalmışsın Selmin, Işıl senden hızlı çıktı bak.”

Işıl istemsizce gülümsedi. Bir süre sonra Selmin’in annesi kurabiye ve çay getirdi. Çayı uzatırken eli hafifçe Işıl’ın omzuna değdi. O an içinde bir şey kıpırdadı. Küçük ama derin bir şey. Eve dönerken uzun süre konuşamadı. Selmin’in anne ve babasının birbirleriyle şakalaşmaları gözünün önünden gitmiyordu. Çünkü ilk kez başka türlü yaşanabileceğini görmüştü.

O günden sonra Selminlerin evine daha sık gitmeye başladı. Birlikte sinemaya gidiyor, müzeleri geziyor, sahilde yürüyüş yapıyorlardı. Selmin’in babası onları kütüphaneye götürüyor, kitap öneriyor, düşüncelerini soruyordu.

“Sen ne düşünüyorsun Işıl?” Bu soru uzun süre içinde yankılandı. Çünkü ona daha önce kimse ne düşündüğünü sormamıştı. Selmin zaman zaman Işıl’a da geliyordu. İlk gelişinde evin içine girer girmez yüzündeki ifade değişmişti. Sessizliği fark etmişti. Televizyonun kısık sesini, annenin mekanik hareketlerini, masadaki kısa cümleleri…

“Pilavı uzat.”
“Çatal çekmecede.”
“Geç kalma.”

Selmin giderken uzun uzun Işıl’ın yüzüne baktı. O gün ilk kez kendi evini dışarıdan görür gibi oldu. Üniversite sınavlarına hazırlanırken Selmin’le birlikte İngiliz Dili ve Edebiyatı kursuna yazıldı. Öğretmen genç bir İngilizdi. Türkçeyi kırık konuşuyor ama insanları dikkatle dinliyordu. Işıl’ın sözünü kesmiyor, gözlerinin içine bakarak konuşuyordu. Bazen ders çıkışında kitaplardan söz ediyor, bazen bir film öneriyordu. Işıl onun yanında rahat nefes alabildiğini fark etti. İçinde kelebekler uçuşuyordu.

Bir gün ansızın annesini düşündü. Acaba annesi de bir zamanlar böyle hissetmiş miydi? Üniversiteyi kazandığı yıl, içinde uzun zamandır büyüyen şey artık geri dönülmez bir hâl almıştı. Ev ona dar geliyordu. Kaşık sesleri, kapı kapanışları, banyodan gelen tıraş makinesi sesi… Hepsi yıllardır dibine çöken bir tortu gibi içinde birikmişti.

Gideceği gün annesi mutfaktaydı. Her zamanki gibi yemek hazırlıyordu. Babası banyodan yeni çıkmıştı. Yüzü tıraş köpüğü kokuyordu. Valizi kapının yanında duruyordu. Babası ona baktı. “Ne zaman dönersin?” diye sordu. Işıl cevap vermedi. Kapıdan çıkmadan önce son kez etrafına baktı. Koridora. Masaya. Annesinin terliklerine. Duvardaki saate. Yıllardır içinde yaşadığı sessizlik gözlerinin önünde duruyordu.

Babası bunun kısa süreli bir gidiş olduğunu sanıyordu belki. Annesi ise başını kaldırıp kızının yüzüne baktı. O bakışta yılların sessizliği vardı. Işıl’ın yüzündeki ifadeyi görünce içinden derin bir iç çekiş yükseldi. Anlamıştı. Bu kez giden yalnızca kızı değildi. Yıllardır bu evde eksik kalan her şey de onunla birlikte kapıdan çıkıyordu. Ama hiçbir şey söylemedi. Her zamanki gibi sustu.

Işıl biliyordu. İnsan bazen bir evden değil, içinde yıllarca biriken eksiklikten çıkıp giderdi. Kapıyı sessizce kapattı. Arkasında kalan evde yine kaşık sesleri vardı.Ve o seslerin dibinde, yılların bıraktığı tortu.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Gül Canca
Gül Canca
15 Mart 1963’te doğdum. Hayat bana zamanla birçok kimlik verdi: Çocuk, öğrenci, çalışan, eş, anne… Uzun yıllar sekreter olarak çalıştım, emekli oldum. Şimdi ise bütün bu yılların biriktirdiği hayatı ve insan hikâyelerini yazıya dönüştürmek için yazar kimliğine hazırlanıyorum.

POPÜLER YAZILAR