“Lamekân yolcuları kalmasın!”
Garda köye gidecek minibüse bakıyorum. Kimsenin o köyden çıkmadığı, çıkanın da
bir daha uğramadığı yerin, yıllardır dış dünya ile tek bağlantısı olan minibüse.
“Zamanında deseydin. Anan da, nenen de kahrından ölmezdi işte. Demedin işte. Deseydin.
Deseydin! Senin yüzünden kahrından öldü,” diyerek tıslıyor gölgem.
Sırtındaki kamburuyla kamburunun içinde bir cenin ağırlığı altında saklanacak yer arıyor.
Üzerine basıp giden insanların telaşlı adımlarına, yakası açılmadık küfürler veriştiriyor.
“Az öte gitsene lanetli, otobüsün gölgesine karışayım bari. Herkes üstüme basıp geçti. Ezdiler
beni burada.”
Gölgem onu ortada bıraktığım için kırgın, kamburunu çekiştire çekiştire göbeğine
indiriyor. Karnındaki kocaman tümseğe sarılı kolları, sırtı duvara yaslı. Gölgeden duvar
çatırdıyor. Kemiklerim çatırdıyor. Sırtımdaki karanlık gövdeyi de alıp tek yolcusunun ben
olduğu minibüse biniyorum. Kör Ruşen. “Hoş geldin,” diyor. Siyah gözlüklerinin arkasındaki
gözlerinden birisi daha kapanmak üzere. Onun karşısında piksel piksel olmuş cismanimi de
alıp oturuyorum arka koltuklardan birine. Başka muhabbet olmayacak. Biliyorum. Küçükken
de çarşıya nenemle indiğimde yolculuklar nasılsa yine öyle olacak. Yollar, bir kör sürücü ve
bir beden, bir gölgeyi alıp köye götürecek. Minibüs, yaşayanlar ve ölüler arasındaki bu
yolculuğu tamamlamak için inleyerek kalkıyor. Kafam cama dayalı, yollar sarstıkça sıcak,
yumuşak çamurdan bir karanlığa gömülüyorum.
Bir bebeğin gölgesi sızıyor sırtındaki, karnındaki kamburdan. Rüyadır bu. Yoldan rüyaya,
rüyadan yola, iç içe geçmiş upuzun bir menzil. Otobüsün camına dayalı iki irinli gövdeden
türeyen.
Sisin içinden suratları tuzla dövülmüş, kanla dövülmüş kadınlar geliyor. Bir rüyanın içinden
geçiyorlar. Bir kadının gördüğü. Bir çocuğun gördüğü. Bir kuşun gördüğü. Yollara düşmüş
bir kalabalık. Uyanınca başka bir kadının yüreğinden, rüyasından daha çekip gidecekler.
Kimse gündüz niyetine anlatamayacak. Hatırlamayacak. Elleri, yüzleri, bir elin hamuru
yazması gibi incelip daralıyor. Uzun bir yürüyüş bu belli. Kadim zamanlardan sürüklemişler
ayaklarını. Yine de acı yok. Belki de acı çok derinlerine çekilmiş. Yanlarında, aralarında artık
hissedemeyecek kadar silik bir yol arkadaşı olmuş. Rüyadır bu.
Anam kanaviçeden bir kadındı. Kınalı saçları, çarpık ağzı, duvardaki o kadife halıdan
ayrılmayan göz yuvarları ile kusurlu bir elin, titreyerek arta kalan iplerden öylesine işlediği
bir kadın. Evlenecek kızların çok da beğenmeyip koca evine götürmek istemedikleri için
analarının evinde bırakacakları türden bir çeyiz artığı. “Dünyaya gelmeden önce ruhuna
üflenirken sesi alınmış,” derdim hep. Ciğerlerinden çıkan tıs tıs hava dışında bir sesi
duyulmazdı çünkü. Ne bir ah ne bir söz. Yıllardır sırt üstü yatmaktan cerahatlenen, moraran,
çürüyen yerlerini sabunladığım tülbentle silerken bile dilini oynatmazdı.
Sırtı divanda, gözleri duvardaki asılı duran halıda. Ben doğarken yataklara düşmüş anam. Rahminden atarken beni bu dünyaya, gözleri kendi içine, bedeni günden güne çürüyen bir kabuğa dönmüş. Başına bir iş gelmiş. Öyle dediler. Düşünüyorum da anam… O da… İçimi kemiriyor. Yollar gittikçe uzaklaşıyor. Anamla aynı odada yatardım. Evin hayatından açılan küçük odalardan birisi. İçinde her zaman ölü ağzı gibi açık duran sandık, yerdeki kilim, divan ve üstündeki annem. Hepsi bu odanın eşyalarıydı. Annem bu dünyaya açılmayan gözleriyle gördü her şeyi. Duvardaki geyikler geceleri su içmeye göle inerken gördü. Dilsiz bir görmeydi bu, gözsüz bir görme.
“Bebek! Zilfi Aba bir bebek, hem de kız!”
Utanıyor bu ses. Acıyor. Hayret ediyor. Dövünüyor. Anneannem ocaktan alırken yeleğinin
ucuyla tuttuğu kulpsuz cezveyi atıyor bir yana. Eli yanmış değil de yüreği yanmış, duruyor
başımda. Sıcak süt kokusunun buharı kan kokusuna karışıyor. Duvardaki kadife halıdaki
geyiklerin boynuzları ağaçlara takılıyor. Bir yudum su. Kana kana. Ah bir dili şu gölün
suyuna değse. Diliyle değdiğinde suya, su ilerleyecek vücudunda, sünger gibi çekecek içine;
çözülecek, dağılacak, nehirlere karışıp dünyayı dolanacak. Bir suyun gölgesinde sessiz akan,
içinde balıkların kımıldadığı mavi bir cenaze olacak.
“Kim etti yavrum sana, kim, kim, kim… Sen benim küçük de bebemsin, nenni de
bebemsin…”
“Zilfi Ana kız bebek ölü.”
Bir bebek. Pembe tenli. Siyah saçları peruk gibi. Elleri sımsıkı. Hareketsiz. Sanki
olmamalıydım zaten burada, diyor küçük gövdesi. Özür dilercesine kapalı gözleri. Nefessiz.
Ağlamıyor. Doğumdan ölüm doğmuş. Hatırlıyorum. Oyuncak bebeklerime benziyor. Onun
her defasında Almanya’dan köye gelirken bana pis pis sırıtarak getirdiği bebekler.
“Öp kızım amcanın elini. Bak neler getirmiş sana guzum. Gördün mü? Işıklı trenler,
çikolatalar. Hepsi de burada. Unuttun mu geçen yaz da sana bebek getirmişti.”
“I-ıhh,”
“Unutmuş besbelli. Yabani de mübarek. Anası gibi.” Sözler dağılıyor. Ağzı sararmış,
bıyıkları çürümüş bir mısır koçanı.
Dışarısının karanlığı içime akıyor. Ağzımda dilim çırpınıyor. Gözümden, içimden karanlık, el
yordamıyla kendini doğuruyor. Mum ışığının yansıdığı duvara gölgem de yansıyor o anda.
Sırtında kamburu. Çekiştire çekiştire göbeğine indiriyor, sırtındaki yükü karındaki yüke
çevirirken kemikleri çatırdıyor. Gebe oluyor. Çatırdıyor. Kambur oluyor. Çatırdıyor. Gölgem
bir ceninin gölgesinden, bir ifrit nefret nefesinden doğuyor.
“Ne olmak istersem oraya taşırım bu yükü. Bazen kambur. Bazen gebe. Bazen de her ikisi de!
Baaak! Burada. Kımıl kımıl. Küçük bir bebek. Doğmadı da. Doğmayacak da. Hoop. Şimdi de
sırtımda. Dünya yükü üstümde bazen kamburum sırtımda bir küçük tabut taşırım. Bazen bu
küçük bebek karnımda, bir minik ceset taşırım. Ha-ha-ha.”
“İnliyor Zehram.”
“Bir çaputa sar, gömelim bu yavruyu da… Zehramı giydirelim, el ver. Kim ettiyse sana bunu
de bana guzum.”
“Küçücük kız, kim eder Zilfi Aba böyle kötülüğü?”
“Sus! Ocağımın dumanı söndü. Yıkıldı damlarım. Birazdan herkes kınadan gelir. Zeynel
Ağan gelmeden ortalığı topla, Zehramı benim odaya yatıralım. Soran gelen olursa da
çocuktur, sizi mi bekleyecekti? Erken uyudu der, ertesi sabaha bakarız.”
“Nasıl fark etmedik?..”
“Haydi, al bebeği de bahçeye göm. İncir ağacının altına. Zehra’nın geçen ölen güvercininin
yanına. İyice de düzle orayı.”
Çıtırt.
Bal.
İncir’in dilin ve dişin arasında yerken çıkan “çıtırt” sesi, bana o günkü bebeğimin kemikleri
sanki dilimin üstünde dağılıyormuş hissini verir. Yıllar vardır ağzıma koymayalı. Ruşen yanına aldığı incirlerden bir tane daha yuvarlıyor. Çıtırt.
“Bal,” diyor. “İster misin?”
“I-ıhh.”
Köye varıyoruz. Uzun bir rüya, uzun bir yoldan sonra. Beni bırakan minibüsle Kör Ruşen yola devam ediyor. Küçükken nasıl da büyük gelirdi bu evler, sokaklar. Servilikten başlayan yol, ne de uzun olurdu.
Kambur…
Gebe…
Gölgem…
Ellerini ağaçların gölgeden yapraklarına değdirip hışırtılar çıkartıyor. Koşa koşa
geçemezdik sanki çocuklarla bu yollardan. Uzadıkça uzardı. Evlere bakıyorum. Damları
erimiş, mezarlıktaki sakinlerinin nüfusu yaşayanları çoktan geçmiş. Yürüdükçe tanıyor
adımlarım. Toprak yol, küçük taşlar çözülüyor ayağımın altında. İlerliyorum, yukarı pınardan
geçerken zamanla körelmeye başlamış çeşmesinden su içiyorum.
“Şeme Dağı döner döner,
Üstte gök
Yerde toprak döner,
Saz üstünde hakka seslenen eller döner,
Zehram, alnında Zöhre yıldızıyla
Sılaya döner!”
Sarılıyorum dedeme. Ellerini öpüyorum.
“Seni bekledim. ‘Zehram gelmezse, el etmezse cenazeye, gömmem, ben de bir kefene sarılır
Zehram gelene kadar beklerim. Gelince ikimizi de gömer,’ dedim. Köylüleri yaklaştırmadım
ocağıma. ‘Olmaz Zeynel Ağa,’ dediler. ‘Jandarmaya, komutana gideriz,’ diye söylendiler.
‘Gömerseniz mezarından çıkarır, yine Zehramı beklerim,’ dedim. ‘Anasını gömemedi, nenesini gömecek,’ dedim!”
İlerledikçe evlerden köylüler çıkıyor. Dedemin ocağına sessiz yürüyoruz. Önceden
planlanmamış, gecikmiş bir cenaze töreninde başrol olmam, canımı yakıyor. Ben hep kendime
ait bir yasın acısına köklenmişim. Başkalarına ait yası, komşu çocuğunu teselli eder gibi pış
pışlar, o mekânda bırakırdım. Kendine ait yas artık senin gölgendir. Takip eder. Derine
kaynaşır. Sağaltılması asırlar alır. Yabani, acı bir tat genzimde. Nasıl da tanıdık. Cenazeyi almaya eve giriyoruz.
“Ne ağlıyorsun, sen artık kendi acını gömmeye geldin. Sırtında taşıdığın kamburu buraya
bırakmaya geldin. Benden kurtulmaya geldin değil mi, lanet?”
Kırgın. Yılların hukuku var diye aramızda, dargın. Biliyordu. Sonu.
Nenem, eskiden anamın yattığı divanda. Duvardaki halı tozlanmış. Yıldızlı gece. Gökte
dolunay. İki iri erkek geyiğin ayaklarını ışıklı göl suları örtüyor. Arkadaki ceylan sürüsü
yavrularını da aralarına alıp göle ilerliyorlar. Adımları şiir gibi. Ağaçların dalları halıdan
çıkmak istercesine uzanıyorlar. Odaya, kollarıma. Dallardan iki mavi ışık rüyalar dağıtarak
dolanıyor saçlarıma. Gölgemi halıya nakşediyorlar. Göle, aya, geceye pay ediyor karanlığımı
iki kuş. Gagalarıyla taşıyorlar, kopan gölge etlerinin acısından sesi çıkmıyor kamburumun.
Boynunu büküyor. Sobanın yanındaki sandık. Aşınmış kilim. Başka bir zamanda donmuş
kalmışlar. Nenemin üzerindeki bıçağı alıyorum. Duvardaki halıyı indirip sandığa koyuyorum.
Ölü ağzı gibi açık duran ağzını sımsıkı kapatıp mühürlüyorum. Nenemin ellerini öpüyorum. Kınalı saçlarına ağıtlar diziyorum.
“Hep o anlattığın Lamekân’da görüşeceğiz,” diyorum.
Gelip nenemi alıyorlar. Anamın mezarının üstüne gömüyoruz nenemi de. Yıllar önce, o
gecenin sabahı sessiz sedasız ölen anamla birlikte. Benim doğumumda bir anam bir de bebek
öldü. Kök ve çiçeği buluşuyor bir toprakta. Bazen toprakta kavuşmalar bahardır bir mezarda.
Yaslı gözlerden uzak, sessiz, tercümesiz bir bahar.
Dedemi akrabalarla eve gönderip bu gözlerden uzak baharı izliyorum.
“Zehra.”
Yüzü aşınmış bir bedenin kabuğu. Bana getirdiği bebeklerin pudra kokusu. Benden ayrılan
bir bebeğin pembe teni. Siyah saçları. Midemi kasıp kavuran ateş harmanı.
“Başın sağ olsun.” Elime uzanan elini ittiriyorum.
“Sağ ol Nasuh Emmi!”
Pantolonun altından belli olan çişli, kabarık bezi, elinde bastonu. Elimde nenemin karnından
aldığım bıçağın gölgesi düşüyor bahara.



