Perşembe, Mayıs 28, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Başını Kaldırdığı Gün

Tufan, asker dönüşü köy meydanında ürkek adımlarla yürüyordu. Yanında bir kadın vardı. Köylüler şaşkındı; çocukluğundan beri sessiz bildikleri Tufan’ı ilk kez bir kadınla görüyorlardı. Kadının başında solmuş bir tülbent, elinde küçük bir bohça vardı.

Tufan doğruca evlerine yürüdü. Annesi kapının önünde yere serdiği kilimi silkeliyor, babası avludaki taburede oturuyordu. İkisi de önce oğullarına, sonra yanındaki kadına baktı.

Kimse konuşmadı. Tufan soru sorulmasını bekliyordu. Babası ise oğlunun açıklama yapmasını. Sessizlik uzadıkça kadın biraz daha başını eğdi. Tam o sırada evin kedisi sofranın kenarındaki tabağa çarptı. Tabak yere düşüp büyük bir gürültüyle kırıldı. Herkes irkildi.

Babası boğazını temizledi. “Kim bu kadın oğlum?”

Tufan dudaklarını birbirine bastırdı. “Baba… bu benim karım. Ben evlendim.” Sonra genç kadına döndü; “Noksan… annemle babamın elini öp.”

Kadın hemen eğildi. Tufan’ın annesi şaşkınlığını gizleyemese de içten içe rahatlamıştı. Oğlunu kiminle evlendireceğini yıllardır düşünüyor, geceleri bunu dert edip duruyordu. Köyde kimse onların kapısını çalmıyordu.

Kadın elini öperken kayınvalidesi yarım ağız; “Hoş geldin yavrum…” dedi. Ama gözleri uzun uzun gelinin yüzünde kaldı.

Küçük tahta evde dört kişi yaşamaya başladı. Noksan kendiliğinden hiçbir işe başlamazdı. Tufan her sabah o gün yapılacak işleri tek tek anlatırdı.

“Bahçe çapalanacak… Otlar temizlenecek… Çeşmeden su taşınacak… Çamaşırlar yıkanacak…”

Noksan söylenenleri sessizce yapardı. Yorulmayı bilmezdi. Yemek yapmayı beceremediği için çoğu zaman yemeği Tufan pişirirdi.

Köylüler başlarda kadını garipsedi. Sonra alıştılar. Çünkü Noksan kimseye kötülük etmezdi. İmece olduğunda ilk o koşardı. Saatlerce çalışır, kimsenin işini yarım bırakmazdı. Ona bir şey sorulduğunda ise hep aynı cevabı verirdi; “Ben bilmem ki… Tufan bilir.”

Köylüler zamanla bu söze gülümsemeye başladı. Bir yıl sonra oğulları oldu. Çocuğun adını dedesi koydu.

“23 Nisan’da doğdu. Adı Nisan olsun.”

Nisan büyüdükçe diğer çocuklara benzemediği anlaşıldı. Oyunlara uzaktan yaklaşır, göz göze konuşmaktan kaçardı. Okulda dersleri öğrenemediği için öğretmeni sık sık şikâyet ederdi. Köyde herkes aynı şeyi söylüyordu; “Çocuk da noksan.” Ama kimsenin fark etmediği başka bir tarafı vardı. Nisan yanlış duran hiçbir şeye dayanamazdı. Bahçede ekilecek yerler eğri kazıldığında eline küreği alır düzeltirdi. Evdeki sandalyeleri aynı hizaya dizer, yamuk duran tabakların yerini değiştirirdi. Duvar örülürken taşların çizgisine uzun uzun bakardı.

Bir gün köyün yolu yapılırken ustalardan biri ölçüyü şaşırdı. Nisan sessizce toprağa yaklaştı, ayağıyla çizgiyi düzeltti. Usta uzun uzun baktı. “Doğrusu bu,” dedi. O günden sonra köylüler onu yanlarında istemeye başladı.

Duvar örülecekse Nisan çağrılıyordu. Bahçe düzenlenecekse önce o bakıyordu. Yol açılacaksa toprağın doğrusu ona soruluyordu. Konuşmayı pek bilmeyen çocuk, eğri duran şeyleri düzeltmeyi biliyordu.

Yıllar geçti. Tufan hastalanıp öldüğünde ev daha da sessizleşti. Noksan artık birçok işi tek başına yapamaz olmuştu. Yine de köylünün işine koşuyor, bahçelerde çalışıyordu. Köylüler de onları aç bırakmıyordu.

Ama Nisan büyüdükçe utanması da büyüyordu. Köydeki evlerin çoğu yenilenmişti. Çatılar sağlamlaşmış, pencereler boyanmıştı. Onların evi ise köy meydanının tam ortasında duran eski bir tahta kulübeydi. Mutfak, yatak yeri ve oturulan yer aynı odadaydı. Tuvalet dışarıdaydı. Kışın rüzgâr duvar aralarından içeri girerdi. Nisan en çok bayram günlerinde utanıyordu.

 Çocuklar yeni ayakkabılarıyla meydanda koşarken o, eskiyen pantolonunun paçalarını çekiştirirdi. Misafir geldiğinde kapının arkasına geçer, gözlerini yere indirirdi. Köye kaymakam geldiği günlerde daha da huzursuz olurdu. Çünkü misafirler köy meydanından geçerken ilk onların evi görünürdü.

Oysa köy çevrede örnek gösterilen bir köydü. İnsanları çalışkandı. Sokakları temizdi. Herkes birbirinin işine koşardı. Bir akşam muhtar köy odasında herkesi topladı. Sobanın çıtırtısı arasında bir süre sustu.Sonra; “Bu ev bizim köyün ortasında duruyor,” dedi. “Noksanlarla Nisan’ın hâli artık hepimizin ayıbı oldu.”

Odada sessizlik oldu. Kimse itiraz etmedi. İçlerinden biri; “Para toplayalım,” dedi. “Yıllardır herkesin işine koştular.”

Bir başkası; “Doğru,” dedi. “Noksan da Nisan da kimsenin işini geri çevirmedi.”

Köyün en yaşlı ustalarından Mustafa Usta bastonunu yere vurdu. “Çocuk bayram günü doğmuştu,” dedi. “Biz de onlara bayram hediyesi verelim.”

Ertesi gün imece başladı. Kimi taş taşıdı. Kimi kum. Kimi pencere yaptı. Kasabadaki esnaflar da duyup yardım gönderdi. Biri yatak verdi, biri perde, biri masa. Bayrama üç gün kala ev tamamlandı. İki oda bir salondu. Tuvaleti içerideydi. Kapıları yeni boyanmıştı. Kurban Bayramı arifesinde bütün köy evin önünde toplandı. Muhtar anahtarı Noksan’ın eline verdi. Noksan anahtarı titreyen elleriyle çevirdi. Kapı açıldı.

İçeri ilk Nisan girdi. Odaları sessizce dolaştı. Sonra kendisine ait küçük odanın kapısını açtı. Eliyle yatağa dokundu. Bir o yana baktı, bir bu yana. Sonra hızla annesine döndü…

“Anne… babamın bana yaptığı arabam nerede?”

Gül Canca
Gül Canca
15 Mart 1963’te doğdum. Hayat bana zamanla birçok kimlik verdi: Çocuk, öğrenci, çalışan, eş, anne… Uzun yıllar sekreter olarak çalıştım, emekli oldum. Şimdi ise bütün bu yılların biriktirdiği hayatı ve insan hikâyelerini yazıya dönüştürmek için yazar kimliğine hazırlanıyorum.

POPÜLER YAZILAR