Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Kalan Yerlerden

Hayat, geride bıraktıklarımızda mı gizli yoksa içimize çöküp kalanlarda mı?

Bir ömür boyunca, insanlar gelir geçer hayatımızdan. Aşklar başlar ve biter. Evler değişir, şehirler dönüşür. Dostluklar seyrelir. Aynadaki yüzümüz bile değişir.

Aşk bitince, o kişiyi yıllarca düşünmeyebiliriz ama bir gün duyduğumuz bir şarkı, bir kahve kokusu ya da bir sokak köşesi içimizde hafif bir sızı uyandırır. İşte o sızı, aşkın tortusudur aslında. Aşkın kendisi gitmiş, geride bıraktığı duygu kalmıştır. Bir daha geri gelmeyecek olan çocukluğumuz da öyledir. Belki doğduğumuz evler yıkılır, yeniden yapılır, mahalle değişir, insanlar taşınır, sevdiklerimiz yaşlanır. Hatta kayıpları yaşanır.

Ama bazı tortular bizimle kalır. Çocukluk geçse de tortusu zamanla karakterimize dönüşür. Kendimizi güvende hissetme ya da hissedememe hâlimiz, sevildiğimize dair inançlarımız, dünyaya duyduğumuz merak, korkularımız ve özlemlerimiz  yön verir bize. Sona eren beraberlikler ise bize yalnızca bir insanı değil, kendimizin bir hâlini de kaybettirir. Bir ilişki bittiğinde bazen en çok o kişiyi değil de, onun yanındaki “kendimizi” özleriz. Daha genç, daha cesur, daha umutlu ya da daha korkusuz olduğumuz bir zamanı…

Yıllar sonra geçmişe baktığımızda, zihnimizde kalan tortular şunlar olur:

Söylenemeyen son cümleler,
Tutulamayan sözler,
Kırgınlıklar,
Pişmanlıklar,
Minnet duygusu,
Yaşanmış güzel anların sıcaklığı,
Ve bazen de “iyi ki yaşamışım” hissi.

İlginç olan şu ki, zaman geçtikçe ayrıntılar silinir. Bir insanın yüzünü tam olarak hatırlamayabiliriz. Sesini unutabiliriz. Ama onun bizde bıraktığı duyguyu hatırlarız. Bu yüzden tortular sadece hafızada değil, biraz da ruhumuzda birikir. Ve belki de bu nedenle insan yaş aldıkça arşivden çok  nehre benzemeye başlar. Olaylar akıp giderken, takılıp kalanlar ince bir tabaka hâlinde dibe çöker. O tabaka; kimleri sevdiğimizi, nelerden korktuğumuzu, nelere değer verdiğimizi ve nasıl biri olduğumuzu içten içe şekillendirir.

Bu yüzden tortuların hepsi kötü değildir. Bazıları yaradır. Bazıları öğretmendir. Bazıları ise hâlâ içimizi ısıtan küçük bir ışık gibidir. Belki hayatın olgunluk dönemi tortulardan kurtulmak değil; hangilerinin yük, hangilerinin hazine olduğunu ayırt etmeyi öğrenmektir.

Hayatımız boyunca tortularımızdan kurtulmaya çalıştıysak, şimdi onların bizi boğan şeyler değil, bizi biz yapan şeyler olduğunu öğrenmiş olduk. “Tortu” aslında olayların değil, insanın iç dünyasının hikâyesi. Ve en iyi hikâyelerden bazıları tam da böyle başlar:

Bir kadın hayatının sonbaharında dönüp geçmişe baktığında, kaybettiğini sandığı hiçbir şeyin aslında gitmemiş olduğunu fark eder. Hepsi içinde yaşamaktadır. İlk aşkı bir köşede, çocukluğu başka bir köşede… Kaybettikleri, kavuşamadıkları, vedalaştıkları…

Karaköy iskelesine doğru hızlı hızlı yürürken, yeni çıkmış simitlerin kokusu onu ilk simitçi tezgâhında  durdurur. Bir simit, bir karper peynir alacakken; eski günlerdeki gibi iki simit, iki karper koydurur poşete. Vapurda bir de sıcak demli bir çay söylemeyi geçirir içinden. Yanından geçen adamın sürmüş olduğu “Pino” onu allak bullak eder. Yüzünü görmek için adımlarını hızlandırır. Tam vapura binecekken durur. Çantasını açar. Mendil ararken, annesinin “gönderilmedi” yazan mektubu gelir eline. Annesini ilk defa anne olarak değil bir kadın olarak hisseder. Cam kenarında bir koltuğa aceleyle oturup, mektubun arkasına tek bir cümle yazar:

“Anne, yaşamadıklarımızın yasını tuttuk yıllarca ama yaşayabileceklerimiz hâlâ burada.” Sonra mektubu tekrar çantasına koyar. Camdaki yansımasına bakarken, Karaköy geride kalmaya başlar. Sıcak demli bir çayla, ikişer simit ikişer karperin olduğu poşeti açar. Niye iki tane aldığına şaşırarak….

Son lokmayı yutarken telefonu çalar. Ekranda tanımadığı bir numara… Açar yine de. Karşı taraf adıyla hitap eder ona. O sesi tanıyamaz. Kendini tanıtır arayan. Numarasını ortak arkadaşlarından bulduğunu söyler. Kadın, heyecanlanır önce unutulmadığını düşünerek. Kibar ama ısrarcı olmayan nazik  konuşması, buluşma isteği hoşuna gider.

Vapur yavaş yavaş Kadıköy iskelesine yaklaşırken, işe yetişebilecek olmanın mutluluğunu yaşar. Kalbi deli gibi çarpar.. Bir zamanlar burnunun Pino’dan başka koku almadığı günleri hatırlar. Kendini onun yanında çok mutlu, çok şirin ve çok güzel olarak düşler.

Ve seçimini yapar..

Hayat geçmiş değil.

Geçmiş yalnızca dibi.

Hayat hâlâ akıyor.

Ayda İmer
Ayda İmer
Yeditepe Üniversitesi Hazırlık Okulunda İngilizce Öğretim Görevlisi.Yıldızlar Dökülür Gecelerimden, Çiçek Açan Öyküler, Her Sonbahar Gelişinde ve Görülmemiştir kollektif kitaplarının yazarlarından biridir.

POPÜLER YAZILAR