Instagram’da doğal köy ürünü satan sayfalardan birini takip ediyorum. Erzurumlu anne oğul yaylada yaptıkları ürünlerin videolarını çekip paylaşıyorlar. Sohbetleri, ürünlerine olan sevgileri, emekleri çok samimi, gerçek geliyor bana. Henüz bir ürün sipariş etmedim ama hayranları olarak takibe devam ediyorum. Özellikle teyzenin o doğal giyimi, Erzurum ağzı, çalışkanlığı, doğallığı gülümsetiyor beni. “Bizim yaptığımızdan daha güzeli, daha kalitelisi varsa, onu bulur öğrenir, onu da yaparık,” diyor. Kaynayan kazanları çıplak eliyle tutup bir yandan da kepçeyle karıştırıyor. Belli, üretmeyi, alnının teriyle, akıyla kazanmayı seviyor.
Tereyağı kokusu gelsin şimdi burnunuza. Sabah kahvaltınızda yumurtanızı kırmadan az evvel kızdırdığınız, taze pişmiş mantının üzerine dökmek için kırmızı biberle beraber kaynattığınız, o tam kıvamında şerbeti, bol Antep fıstığıyla kırk kat baklavayı ilk ısırışınızda ağzınıza yayılan, burnunuzdan içeri dolan, sadece kokusuyla doyuran o tereyağını diyorum. Bütün bunlarda tereyağı değil de sade yağ kullanırsanız yemeğin tadı derinleşiyor, aroması keskinleşmiyor mu? İşte bahsettiğim Erzurumlu teyze koca bir kazanda sade yağ da yapıyor. Önce mis gibi tereyağıyla kazanı dolduruyor, sonra kısık ateşte eritiyor. Eridikçe üzerinde biriken süt köpüğünü alıyor, sürekli karıştırıyor yağı. Yağ kaynadıkça rengi sarıya dönüyor. Teyze karıştırmaya devam ediyor. Diyor ki “Yağ kaynadıkça tortası dibe çökecek. Tamamı dibe çökünce sade yağ olmuş demektir. Bütün torta çökmeden karıştırma bırakılmaz. Rengi böyle sapsarı olacak, üstte başka kalıntı, torta kalmayacak.” Yağın olduğundan emin olduğunda altın rengi sade yağı kavanozlara bölüştürüyor. Anlamışsınızdır, torta dediği aslında dipte kalan tortu, yağ kalıntıları. Peki üstü altın, dibi torta… Değersiz mi torta?
Tortunun kelime anlamı: Bir sıvının dibine çökerek biriken katı madde, çökelti veya kalıntı.
Sade yağın dibinde kalan tortu, protein bakımından oldukça zengin bir birikimmiş. Çabuk bozulacağından biran önce kullanılmalıymış. Hamur işlerine lezzet verir, çorbaları ve sosları zenginleştirir, omletlere konup protein bakımından yüksek ve daha doyurucu olması sağlanabilirmiş. Değersiz diyebilir miyiz şimdi tortuya?
Tortunun mecaz anlamı: Bir olaydan, geçmişten veya birikimden geriye kalan değersiz ya da işe yaramaz kalıntılar.
Yaşanmışlıklar… Kim ister ki mutsuz olmayı? Hadi Cemal Süreya sorsun: Kim istemez mutlu olmayı, ama mutsuzluğa da var mısın? Yaşantı; yalnız mutlu anlardan, başarılardan, iyi hallerden oluşmuyor. Hüzünler, çok daha derin acılar, pişmanlıklar, keşkeler, çıkmazlar da var. Bizi biz yapan onca gerçekliği yok saymak ya da halının altına süpürmek, zihnimizin derin karanlıklarına kilitlemek, onlardan sıyrılmamızı sağlayamaz ki. Üstelik onları söküp atmak, temelleri sarsmak olur. Yok yok, sürekli acıyı, hüznü taşıyıp onla beslenmek demiyorum. O keskin tortuların dibini sıyırıp iyice sindirip kendimizi dönüştürmek gerek diyorum.
Yaşam tortuları… Zihin saraylarımızın gizli tünellerinde saklanıyorlar. İz bırakmamış olsa, bırakın tortusunu tozu bile kalmazdı. Bazı arkadaşlıklarım bitti. Başka başka zamanlarda farklı sebeplerle hep geride bıraktım birilerini. Hayatımın istisnasız her dönemi böyle kayıplar barındırıyor. Önce çocukluk arkadaşlarım geride kaldı. İlkokul birdeydim, sınıf birincisi, egosu yüksek, benmerkezci bir çocuk. Hep birinci olma isteğim ve iddiam arkadaşımı uzaklaştırmıştı benden. Tatsız bir anı fakat ben birazcık da olsa böbürlenmemeyi öğrendim o yaşta. O dargınlığı süpüremem ki… Çok yakın bir lise arkadaşım yıllar yıllar sonra yanlış anlaşılma sonrası arkadaşlığımızı kesti attı. Bu can sıkıcı durum, bana vefasızlık ne demek öğretti fakat anılarımız yerli yerinde duruyor dimağımda; kızgınlığım, kırgınlığım süpürmedi onları…
Üniversitede kendimden çok farklı bir karakterle yakın arkadaş olmuştum. Üstü kapalı bir mücadele hatta belki güç savaşı vardı aramızda. Koptuk… Bana çok şey öğretti o sıradışı arkadaşlık. Liste uzar gider. Hayatımdan çıkan, çıkardığım insanların yalnız olumsuz yanları değil; sesleri, bakışları, gülüşleri de tortular hâlinde duruyorlar içimde. Hayır ağırlaştırmıyorlar beni, aksine söküp atmaya çalışmak geride tutuyor, taşımayı seçiyorum.
Bir kazan tereyağı gibi, lüzumsuz kuruntuları köpükler hâlinde üzerimden sıyırıp atıyorum, altın gibi parladıkça beni değersizleştiren, kötü hissettiren, aşağı çeken tortularım dibime çöküyor. Derinlerim diyorum, protein bakımından zengin fakat tadı keskin, yiyebilene aşk olsun. Geçmişin izleri ve tortularıyla yaşıyoruz hepimiz ve öyle giriyoruz birbirimizin hayatlarına işte. Sade yağ kavanozunun dibinde tortularımı da taşısam kabul eder misin beni? Ne dersin? Ya sen kabul eder misin öylece kendini?



