Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Bizi Birleştiren Kadın Olmamız

8 Mart 2024’te on dört kadın, Dortmund’daki U Müzesi’nin kafeteryasında buluştuk. Altı farklı ülkeden gelen ve Almanca, İngilizce, Türkçe, Kürtçe, Arapça, Rusça, Farsça, Azerice, Persçe, Darice, Peştuca, Ukraynaca ve bilmediğim belki birkaç dili daha konuşan kadınlardık.

Bir yandan üşüyen ellerimizi ve içimizi çay, kahve içerek ısıtmaya çalışırken, bir yandan da “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” ile ilgili konuşmaya çalışıyorduk. Konuşmaya çalışıyorduk diyorum, çünkü ortak tek dilimiz Almanca ve buraya yedi yıl önce Suriye’den, beş yıl önce Afganistan’dan ya da iki yıl önce Ukrayna’dan gelen kadınların ne kadar Almanca konuşabileceğini, Almanya’da bu dili öğrenmesi gereken göçmenler çok iyi bilir. Üstelik bu kadınlar, evin neredeyse bütün sorumluluğunu ve çocuklarının da yükünü üstlenmek zorundalarsa…

Toplantıda ben, günün öneminden söz ettim; 8 Mart 1857 yılında haklarını aramak için grev yapan kırk bin civarındaki kadın isçinin, büyük bir kısmının fabrikaya kilitlendiğini, burada çıkan yangından kurtulamayan yüz yirmi kadının öldüğünü anlattım. Bu olaydan neredeyse bir buçuk asır sonra 1977 yılında Birleşmiş Milletler Kurulu’nun, 8 Mart’ın “Dünya Emekçi Kadınlar Günü” olarak anılmasını kabul ettiğini anlattım. Kahvelerimizi yudumlarken bugünün kadınlar için ne kadar değerli olduğunun altını çizdim.

Alman arkadaşımız Ulrike, bugünün Çin, Rusya, Moldovya gibi birçok ülkede resmî tatil günü ilan edildiğinden bahsederken, İran’dan gelen Parinaz, ülkesinde 1979 yılında gerçekleşen İslami devrimle beraber özgürlüklerini kaybeden İranlı kadınların yaşam koşullarının her geçen yıl nasıl daha da kötüye gittiğinden söz etti. Örneğin, 13 Eylül 2023’te Tahran’da başörtüsünü düzgün takmadığı için ahlak polisi tarafından öldürülen Mahsa Amini’yi, yüzündeki büyük bir keder perdesi eşliğinde anlattı.

Olga’dan, iki yıl önce, Rusya ve Ukrayna savaşında kocasının ülkesini korumak için orada kalıp kendisinin, iki kızıyla nasıl Almanya’ya kaçtığını dinledik. Ukrayna’da hâlâ savaşan kocasının, her 8 Mart günü ona getirdiği kırmızı gülleri hatırladığında hepimizin gözleri doldu.

Farklı coğrafyaların kaderine mahkûm olan biz kadınlar, bu coğrafyaların yükünü en çok taşıyanlardık aynı zamanda. Virginia Woolf’un dediği gibi “kadın olarak bizim ülkemiz tüm dünya” idi.

Dr. Nicole Groethe’nin hazırladığı ve sunduğu sanat sergisinin konusu yaşam ve sanat disiplinlerinin birlikteliği ve birbirini doğurup, birlikte yaşamı doldurmaları üzerineydi. Sergi Naif Resim* sanatı ile ilgiliydi. Naifler, bildiğiniz gibi geç yaşlarda resim yapmaya başlayan alaylı ressamlardır. Sergide tabloları yer alan sanatçı kadınların kırk elli yaşından sonra resim yapmaya başlamış olmaları, göçe zorlandıkları bir ülkede yolunu arayan bizim gibi kadınlar için cesaret vericiydi.

Serginin odak noktası ise bir Fransız kadın sanatçı; Seraphine Louis’in tablosuydu. Yaprak demeti gibi duran bu muhteşem tablo, içinde yüz binlerce rengi barındırıyordu. Sanki beni büyülemişti bu renklerin dansı, yüreğimi kıpır kıpır yapmış, ruhumu o müzenin kasvetli havasından yemyeşil doğa ananın kucağına bırakmıştı usulca.

Dr. Nicole, tablolarının başında onun hayat hikâyesine değindi:

“Seraphine Louis, 1864’te Fransa’da doğdu. Babası işçiydi, annesi ise ırgat bir aileden geliyordu. Kendi kendini eğitmiş olan ressamın eserlerinin ilham kaynağı dinî inancı, kiliselerdeki vitraylardı. Hayatını temizlik yaparak sürdürürken, akşamları da mum ışığında ve tek başına resim yapıyordu. Louis 1912’de evinde temizlikçi olarak çalıştığı Alman sanat koleksiyoncusu Wilhelm Uhde tarafından tesadüfen keşfedildi. Eserlerinin büyük bölümü yoğun tekrarlar ve bezemeler içeren çiçek aranjmanlarından oluşur. Uzun süre parlaklığını kaybetmeyen renkleri elde etmek için, tarifini hiç açıklamadığı malzemeler kullanarak kendi boyalarını üretmiştir. Tablolarının yüzeyi mat, neredeyse cilalı bir görüntüye sahiptir. Topluma aykırı davranış ve eserleri yüzünden akıl hastanesine atılan ve sonrasında 1942 yılında, Fransa’yı işgal eden Hitler politikasının kurbanı olarak, hastanedeki bütün hastalar gibi aç bırakılarak öldürülmüştür.”

Seraphine Louis

İçimiz çok burkulmuştu… Yoksulluk, dışlanmışlık, yalnızlık, kahır dolu, kapkaranlık bir dünyaymış onun içinde bulunduğu dünya. Oysa karanlığa inat, elleriyle çiçekler toplayıp, boyalar yapmış ve mum ışığında bunlarla kendine bambaşka aydınlık bir dünya yaratmış. Lord Ayber’in dediği gibi; “Güneşin çiçekleri renklendirmesi gibi, sanatıyla hayatına renk vermişti.”

Ayrılırken başka türlü sarılıyorduk birbirimize. Sanki gördüklerimiz ve hissettiklerimizle daha da çoğalmıştık.

Arabama binerken, Afganistanlı arkadaşımız Dilara’nın, otobüs durağında beklediğini gördüm. Hava çok soğuk olduğu için, önünde arabamı durdurarak, onu evine götürmeyi teklif ettim. Önce bir şaşkınlıkla anlayamamış gibi baktı ama sonra soğuktan üşümüş ellerini birbirine kavuşturup, hafifçe sürterek, sevinçle arabaya, yanıma bindi. Birkaç dakika bile geçmeden, arkada oturan kızımın yaşını sordu. On yaşında olduğunu söyledim. Aslında benimle konuşmasına çok şaşırmıştım. Çünkü Dilara’yı iki yıldır yaptığımız etkinliklerde ara sıra görüyordum. İçine kapanıktı ve hiç konuşmazdı. Bir gün onunla beraber Afganistan’dan göç eden bir arkadaşına nedenini sordum. Duyduklarımı, keşke hiç duymamış, bilmemiş olsaydım. Arkadaşının anlattığına göre:

“İki yıl önce Dilara’nın kızı, damadı ve üç yaşındaki torunu, Dilara’ya kavuşmak için, Suriyeli bir kafile ile Türkiye üzerinden Almanya’ya göç etmeye yeltenmişler. Henüz Suriye topraklarını terk etmeden araba bozulunca, çaresiz Türkiye sınırına yürüyerek ulaşmaya çalışmışlar. O karlı yolun üzerinde 27 yaşındaki kızı donarak ölmüş. Toprağa bile gömememişler. Acılı damadı, en azından torununu Dilara’ya kavuşturmak için varını yoğunu satarak bir araya getirdiği bütün parasını Edirne sınırında onları botla Yunanistan’a ulaştırmayı vadeden bir adama vermiş. Botla kaçacakları o gecenin ardından maalesef ne onlardan ne de bottaki kaçak göçmenlerden bir daha haber alınabilmiş. Bu olaylardan sonra Dilara çok ağır bir travma geçirmiş ve neredeyse ruhu bu dünyadan tamamen uzaklaşmış.”

Dilara gülümseyerek kızıma baktıktan sonra, kırık Almancasıyla konuşmaya devam etti. On iki yaşındayken babasının onu zorla, otuz iki yaşındaki bir adamla evlendirdiğini, on beş yaşında ise ilk çocuğunu doğurduğunu anlattı. Sanki içindeki acıyı hafifletmek istercesine, geçen yıl da Afganistan’da iki erkek kardeşini kaybettiğinden bahsetti. O kısacık yolculuk boyunca anlattıkları ruhumu dondurmuştu, o konuştukça ben susuyordum. Dilini bağlayan ipin kalınlığından habersiz, ne kadar duyarsız yaklaşmıştım bugüne kadar ona.

Evinin önüne geldiğimizde, bana durup durup teşekkür etti. Arabayı durdurup, dışarı çıktım. Ben de ona çok teşekkür ettiğimi söyledim ve birbirimize sımsıkı sarıldık. Sanki Seraphine Louis’in ruhu da bize sarılıyordu o mucizevi anda. Konuşmuyorduk, daha doğrusu kelimelerle konuşmuyorduk. Gözlerimizin içine birikmiş yaşlar çok şey anlatıyordu. Bir kez daha sarıldık, KADIN olmamızın bizi nasıl birleştirdiğinin farkındalığıyla.

*Naif sanat; çocuksu bir yalınlık taşıyan sanat türüdür. Tür olarak primitif sanatla oldukça benzeşir. Naif sanatın çok az sanat eğitimi almış ya da hiç eğitim almamış genellikle orta yaşlı insanlar tarafından yaratılmış olduğunu söylemek, bu türü fazlasıyla basite indirgemek olur.

Eylem Ayık
Eylem Ayık
“Yazmak, bazen yaşamın gürültüsü içinde kaybolan o ince sesi duymak ve duyurmaktır. Bir mimar taşı taşa eklerken, bir yazar insanı insana ekler” 1975 yılında, Tokat’ın Erbaa ilçesinde doğdum. Mimarlık eğitimi alırken öğrendiğim ´mekân kurma´ sanatı, zamanla içimde kelimelerle `anlam arama´ ve ´anlam kurma´ tutkusuna dönüştü. Yüksek lisans için 2002 yılında geldiğim Almanya bana sadece bir akademik unvan kazandırmadı. Aynı zamanda farklı kültürlerden insanları ve toplumu yeniden ögrendiğim bir okul oldu. Yıllarca mimarlık, proje müdürlüğü ve danışmanlık yaparak ekonomik olarak ayakta kalırken; şu an halen yaşadığım Dortmund´da sivil toplum kuruluşları ve diğer gönüllü işlerde insanların yaşamlarına dokunmaya çalışıyorum. Çeşitli edebiyat dergilerinde yayımlanan yazılarımın ardından, biriktirdiğim öykülerimi “Binbir Pencereden İnsan” adlı kitabımla okurların beğenisine sundum.

POPÜLER YAZILAR