Yeni gelin bu akşam kayınvalidesi ve kayınpederini ağırlamanın heyecanını yaşıyordu.
Mutfakta ise altı kısık tencerelere fokurdayan çaydanlık da eşlik etmeye başlamıştı. Ortalığı taze yeşilliklerin kokusu doldurdu. Maydanoz, salatalık, reyhan ve yeşil soğan. İnsanın iştahını kabartıyordu kokular. “Gökhan salatanın sosu için üst raftan sosluğu verir misin?” Buzdolabından limonu aldı. Zeytinyağını sosluğa boşalttı. Tezgâhın üzerindeki nar ekşisine uzanırken elindeki sosluktan yerlere zeytinyağının aktığını görünce, “Ay! Tam işim biterken olacak şey mi bu?”
Gökhan karısının hayal kırıklığı ile kaplanan yüzünü görünce, “Tamam aşkım, ben vileda ile mis gibi temizlerim.”
“İnsanın boğazına bir yumruk oturuyor, tam bitti demişken Gökhan,” diye dudaklarını büze büze konuşan karısını belinden çekip öptü genç adam.
“Hallediyorum. Bu iş bende. Sen devam et.” Mutfaktan çıkan adamın arkasından sevgi ile baktı. “Ne şanslıyım. Hep böyle oluruz inşallah,” diye dua etti içinden.
Sofra kuruldu. Pırıl pırıl yemek takımları, lekesiz çatal kaşıklar, özenle katlanmış peçeteler. Her şey tamamdı. Sofradaki her tabak taze ve lezzetli görünüyordu. Zeytinyağlı sarmalar kalem gibiydi, rostosu sulu ve lif lif ayrılmış, pilavı tane tane dökülmüştü. Dolaptan nar gibi kızarmış kazandibi tepsisini çıkarıp şekilllendirerek servis tabaklarına aldı. Soğukluğu korumak için tekrar dolaba koydu.
Üzerine lacivert puantiyeli kloş elbisesini giydi. Hafif bir makyajla yüzünü renklendirdi. Simsiyah saçlarını ensesinde topuz yaptı. Makyaj masanın üzerindeki kutuya uzandı. Odadan çıkmadan boy aynasında kendine bakarken kutudan aldığı inci küpeleri el yordamı ile kulağına takıverdi.
Zil sesi ile kapıya koştu. “Ekmekler de geldi. Hallettin mi sofrayı?”
“Tabii hallettim. Mutfak benim işim kocacığım.”
Gökhan salonda genç kadını belinden tutup boynuna bir öpücük kondurdu. “Mis gibi kokuyorsun yine.”
“Tamam aşkım. Gelecekler şimdi,” derken sıyrıldı genç adamın kollarından Şermin.
Gökhan kaşlarını oynata oynata, “Açmayalım kapıyı. Bu akşam bizim olsun,” dediği an kapı çaldı. Şermin göz kırparak kapıyı açtı.
“Buyrun hoşgeldiniz.” Şermin sıkı sıkı sarıldı onlara. Melahat Hanım yine mesafeliydi.
“Hoşbulduk, nasılsınız? Yemekleri yapabildiniz mi?” dedi.
“Anne Şermin şef.”
Kadın ağzını bura bura, “Terzi kendi söküğünü dikemezmiş derler yavrum.”
“Aman bırakın yemeği evladım. Sizi görmeye geldik. Özledim sizi,” dedi babacan bir tavırla Sadık Bey.
Şermin geriye çekilmiş, şaşkın şaşkın Gökhan’a bakıyordu. İki sene nişanlı kalmışlardı. Melahat Hanım pek konuşmaz, hep bir duvar olduğunu hissettirirdi Şermin’e.
Çorbaları koyarken elindeki kaşığı peçeteyle iyice silen kadın, “Ayy kızım az koy. Tadına bir bakayım da,” dedi.
Şermin yarım kepçe koydu. Heyecanla isteyecek diye beklerken, “Bu yeter, yeter bana,” deyip çatalı, bıçağı da silmeye koyulmuştu.
Şermin içeri gidince, “Anne ne yapıyorsun?”
“Ne yapıyormuşum?”
“Ayıp oluyor, kız mis gibi hazırladı her şeyi. Bütün gün sizin için hazırlık yaptı.”
“Ayyy hazırlığa bak. Bütün gün yapa yapa bunları mı yapmış?”
“Hanım…” dedi dudaklarını sıka sıka Sadık Bey, “yeter.”
Melahat Hanım sustu. Bir süre sessizlik eşlik etti masadakilere. Gökhan leblebi çekirdek gibi sarmaları indiriyordu midesine.
“Gökhan. Sultan teyzen ne güzel sarma yapar değil mi?” Yanakları sarma ile şişen Gökhan boş boş annesine bakıp omuzlarını kaldırdı.
“Ay bu kadar yeme oğlum. Yaprağı da pişmemiştir. Nereden alındığı belli değil. Midene dokunur yavrum,” dedi Melahat Hanım. Şermin dudaklarını ısırdı. Çatalı yavaşça bıraktı. Artık yemek yemiyor, sadece bu akşamın bitmesini bekliyordu.
Tabaklardaki yemekler bitince Şermin servisleri toplayıp mutfağa gitti. Şangır şungur tabağı çanağı tezgaha bıraktı. Hem üzgün hem de sinirliydi. Sakinleşmek için oturduğu tabureden salona kulak kabarttı.
“Anne yeter! Kızın kalbini kırıyorsun.Yüzü düştü.”
“Yüzü kapıdan girdiğimizden beri düşüktü ayol. Geldik ya evine.”
“Sana ne oldu be kadın! Manyak mısın?” dedi Sadık Bey. “Ne alıp veremediğin var kızcağızla?”
“Ben de gelin olduğumda anan bana böyle ettiydi. Sen o zaman sesini çıkarmadın da asıl şimdi ne oluyor Sadık Bey? Elin kızını koruyacağın mı tuttu?”
“Senelerdir biriktirdiğin şey sende kireç bağlamış hanım. Etrafa tortularını saçma. Bir daha densizlik yaparsan evde bunun hesabını fena sorarım. Tek bir kelime duymayacağım. Tek bir kelime ve tavır!” dedi Sadık Bey.
Kadın bilirdi inatlaşırsa hesabın ağır olacağını. Demir leblebi gelse artık yutacaktı.
Tatlılar yenirken, “Ay Gökhan. Eser halan kazandibi üstadıdır,” dedi ve aklı başına geldi. Kocası öfke ile bakarken yutkundu. Hırsına yenik düşmenin pişmanlığı ile “Aynı benim gibi yapmış Şermin. Değil mi Sadıkcığım?” dedi sahte sırıtmasıyla.
“Çaylar da geldi. Misafirlerim inşallah çayımı beğenir,” dedi Şermin. Melahat Hanım’a uzattığı çay zift gibiydi. Her yudumunda kekremsi tat ile kadının yüzü hâlden hâle giriyordu ama tek bir kelime edemezdi artık.
Bardağı bitince Şermin fırsat vermeden hızla bir tane daha doldurup getirdi. “Çayım güzel olmuş mu Melahat anneciğim?”
Kadın oturduğu yerde kıpırdandı. Derin bir nefes aldı. Kocasının yüzüne bakarak kısık bir sesle; “Benden daha güzel çay yapmışsın. Ellerine sağlık kızım,” dedi.



