Pazartesi, Şubat 9, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Beyaz Laleler Ülkesinde

Laleler sabır isteyen çiçekler… Sonbaharda dikilip toprakla temas ettiğinde nem ve serinlik süreci beklenir. Kış uykusuna yatıp uzun dönem dinlenmeye geçen narin güzelliklerdir. Kışa girmeden önce toprağın altında kök ağlarını kurarlar. Görmediğimiz bir yeraltı dünyasının gizli iletişimidir kökleri. Kış bitiminde yaprakların minik yeşil uçlarını göstermeye başlayan baharın müjdecisidirler. Bir kere toprağın üstüne çıkınca, güneşin sıcaklığıyla yaprakları açarlar; hangi rengin çıkacağı merakıyla bekletirler insanı. Gidip gelip tomurcukları gözlemler sevenleri. Açtıklarında türlü renkleriyle coştururlar bahçeyi. Beyaz laleler vardır bir de. Ender görülür onlar. Tıpkı zambaklar gibi. 

Grigory Petrov’un Beyaz Zambaklar Ülkesinde kitabını okuyalı epey zaman geçti. 2000’li yılların sonlarıydı sanırım. Çalıştığım kurumun genel müdürünün tavsiyesi üzerine okumuştum.  Bitirdiğimde çok etkilenmiş, yakın çevreme uzun uzun anlatmıştım. Bir toplumun bataklıktan çıkıp beyaz zambaklara dönüşmesinin; sosyal çürümeden seferberlikle çıkışının anlatısıdır bu eser.  Finlandiya’nın sert iklim koşullarında beyaz zambakların, müge çiçeklerinin yetiştiği bir gerçek. Ancak, Petrov bilinçli metafor kullanmış olsa gerek kitabın başlığında. Yoksul ve cahil bir toplumun zor bir coğrafyada bile eğitimle nasıl bir dönüşüme gireceğinin metaforudur beyaz zambaklar. Yıllar sonra kitabı bu defa sesli olarak dinleyerek detayları hatırlamak istedim; bir başka coğrafyanın kaderinin nasıl değişebileceğini, nereden ve nasıl başlamak gerektiğini hatırlayabilmek için…

Bir toplumu yozlaştıranın da, kurtaranın da yine insan olduğunu; çürümüşlükten ve cehaletten insanın uyanışıyla çıkabileceğini anlatıyor kitabında Petrov. Eğitimin sadece derslerde bilgi aktarımıyla değil, karakter, sorumluluk, disiplin ve tutarlılık geliştirmekle olabileceğini gösteriyor bize. Kalkınmanın ve yeniden ayağa kalkışın resmi çiziliyor Beyaz Zambaklar Ülkesinde. Ahlak ve erdem gibi kavramların içselleştirildiğini ve bir ses dalgası gibi halka halka büyüyüp tüm topluma yayıldığını bir film gibi izliyoruz kitabı okurken.

Sesli kitap sağ olsun! Araba kullanırken, yemek yaparken, iki ders arasındaki kahve molamda kulaklıklarımı takıp yüzümde buruk bir tebessümle sonlandırdım kitabı.  Livaneli şarkılarında, Nazım’ın şiirlerinde umudun mavi olduğu algısı yer etmişken aklımda, umudun renginin beyaz olduğunu düşündüm bu defa. Bir başka benzer coğrafya ile benzerlikler kurdum. Zambaklar değil, laleler ülkesiydi aklıma gelen.

Uzun yıllar alacak olmasına rağmen, laleler ülkesinde beyaz bir sayfa açmanın neler getirebileceğini düşünmeden edemedim. Bir eğitimci olarak önce eğitimcilerin eğitimiyle laleler ülkesinin dönüşümünü hayal ettim. Seferberliğin sadece savaş için değil, dönüşüm hedefiyle kullanılabilirliğini gördüm. Sonra aklıma bir reklam sloganı takıldı: “Kirlenmek güzeldir.” Bir çamaşır deterjanının pazarlama taktiği amacıyla üretilen sloganın subliminal mesaj vermediğinden emindim. Ancak, toplumun en tepesinden en alt tabakasına kadar kirlenmiş olmanın toplum tarafından normalleştirilebileceği ihtimal dahilindeydi. Oysaki, beyaz ne gri beyaz ne kırık beyaz ne de lekeli olmalıydı. Gelinliklerin bile kırık beyaza döndüğü moda dünyasında, bizler nasıl alıştırıldık beyazın kirlenmesine? İş hayatında beyaz yakalı diye adlandırdıklarımızın yakaları bile artık beyaz değildi. Memurların, bankacıların, eğitimcilerin eski zamanlara göre özenle giyinmediği gerçeği, belki de bilinçaltına işlenen kirlenmenin resmiydi. Önce, moda dünyası biz kadınları en şık elbiselerin altına rahat spor ayakkabılar giymeyi alıştırdı. Erkekler, kar gibi bembeyaz ütülü gömleklere son verip kuru temizlemeye bile gönderilmeyen takım elbiseleri giymeye başladılar. Şekilci bakış açısıyla yaklaştığımı düşünen okuyucularım olacaktır elbette. Ancak hayat disiplini ve kendi öz bakımına önem vermeyen bireylerin sayısının giderek arttığını gözlemlemek, beyazdan kirli beyaza doğru giden insanlar topluluğuna dönüşmenin sonucu olabilir mi?

 Kirlendik demek ki. Reklamdaki çocuklar gibi koşturup durduk. Düştük, kalktık; bir daha düşüp bir daha kalktık. Pislenen üstümüzü elimizin tersiyle silip devam ettik yolumuza. Sonra durduk. Konuşmadık. Konuşursak kirleneceğiz sanırken, susarak kirlendik. Sandık ki durursak ve hiçbir şeye dokunmazsak kirlenmeyiz. Sessizliğimiz kirletti bizleri. Beyaz değildik artık hiçbirimiz. Kirli beyazdık. 

İşte Petrov’un kitabı yıllar sonra bunları düşündürdü bana. Beyaz lale soğanları dikmeliyiz çorak toprağın altına. Can suyu vermeliyiz. Sabırla beklemeli, gözlemlemeli, kocaman bir beyaz lale bahçesi yapmalıyız. Yürekli çiçekseverlere ihtiyacı var o coğrafyanın. Önce toprakla kirlenip sonra bembeyaz olabilmek için…

Atiye Gözde Sıdar
Atiye Gözde Sıdar
1974 Ankara doğumlu. Ankara ve İzmir’de ikamet ediyor. Lisansını Hacettepe İngiliz Dilbiliminde, yüksek lisanslarını Ankara Üniversitesi Eğitim Bilimleri Fakültesinde ve Ufuk Üniversitesi Uluslararası İlişkiler bölümünde tamamladı. 25 yıllık öğretmenlik hayatında Uluslararası Bakalorya eğitim programında Bilgi Kuramı, Amerikan ve İngiliz edebiyatı dersleri verdi.

POPÜLER YAZILAR