Günümüzde insan değerinin, üzerine titrediğimiz “insanlık” denen olgunun ne kadar kadükleştiğini, nasıl da hızla köhneleştiğini iliklerime kadar hissetmeye başladım. Zihnimde sürekli sızlayan, susturamadığım bir zonklama bu.
İnsan, bu dünyanın bir parçası. Kaç kez evrene ya da toprağa bakıp, “Neden ondan bir nebze feyz almıyoruz?” diye iç geçirmişizdir. Ne var ki pencerelerimiz haksızlığa, adaletsizliğe, yıkılmış yuvalara, ciğerleri kurutulmuş ağaçlara, ağlayan çocuklara ve bombaların altında kalan hayatlara açılıyor. Ah ki ne ah… Yutkunamıyor insan.
Ve işte Gazze. Yıllardır süren bitmek bilmeyen o acı, bir türlü dinmeyen kör zulüm. Sanki insanlar birbirine, “Farklısın, bu yüzden defol!” ya da “Farklısın, bu yüzden ölmeyi hak ediyorsun!” diyor. Üstelik insanı dehşete düşüren şu ki gerçekte de tam olarak böyle davranılıyor.
Oysa doğa, kendi içindeki muazzam çeşitliliği büyük bir bilgelikle kucaklıyor. Kuşkusuz onun da sert bir hayatta kalma mücadelesi, amansız bir dengesi var. Fakat oradaki hiçbir canlı, ekosistemi bütünüyle yok etmek ya da ötekini yeryüzünden tamamen silmek için organize bir nefret üretmiyor. Bir kayanın üzerindeki yosunla yanındaki ağacı gördüğümüzde, “Bunlar niye çatışmıyor?” diye sorgulamıyoruz bile. O vahşi dengenin içinde yosun kayayı koruyor, ağaç toprağı tutuyor. Birbirleriyle mücadele etseler de yeryüzünü bütünüyle yaşanmaz kılacak bir nefretin peşine düşmüyorlar. Çünkü yaşam, tam da bu farklılıkların ve karşılaşmaların içinden filizlenen daha büyük bir denge sayesinde varlığını sürdürüyor. İnsanlar ve ülkeler arasında da böyle bir anlayış olsaydı ya. Karşımızdakinin dilini, inancını, ten rengini ya da tarihini bir tehdit olarak görmek yerine; hayatı güzelleştiren bir zenginlik olarak algılayabilseydik. Algılamakla kalmayıp bunu eyleme, vicdana ve gerçeğe dönüştürebilseydik; bugün onca can yanmaz, onca çocuk korkuyla ağlamaz, yeryüzünde bu kadar derin yaralar açılmaz ve dünya böylesine içten içe ağrımazdı.
Bu kaderlerin arkasında sırf kör kinler ya da kültür çatışmaları da yatmıyor. Madalyonun diğer yüzünde çok daha soğuk, çok daha hesaplı bir jeopolitik gerçeklik var. Küresel güçler, özellikle de ABD ve müttefikleri, Orta Doğu’da kurdukları askeri üstünlüğü ne pahasına olursa olsun korumak istiyor. İran gibi bölgesel aktörlerin kendi savunma sanayisini geliştirmesi, nükleer kapasite gibi caydırıcı güç unsurları edinmesi, kısacası teknolojik olarak bağımsızlaşması, bu büyük aktörlerin işine gelmiyor. Çünkü birileri gerçekten kendini savunabilecek güce erişirse bölgeyi istedikleri gibi yönlendiremeyeceklerini çok iyi biliyorlar. İşin somut, stratejik boyutunda güç tekelini koruma hırsı yatıyor.
Ve ne yazık ki yüzyıllardır biriken öfke, korku ve travmalar, insanlığın kolektif hafızasında “karanlık bir tortu” gibi dibe çökmüş durumda… Bu kirli birikinti yüzünden toplumlara hâlâ “öteki” etiketi yapıştırılıyor. Soykırımlar bitmiyor, bitecek gibi de görünmüyor… “Gazze” dendiğinde aklıma ilk gelen, M. İdris Zengin’in dizeleri oluyor. Yüreğimi silkeler o dizeler, beni kendime getirir:
/ içinde Amerika olmayan bir cümle söyle bana
içinde zulüm olmayan bir cümle
ihtiyacım var buna /
Gerçekten ihtiyacımız var buna. Burada mesele salt coğrafi bir sınır ya da siyasi bir devlet değil. O ismin temsil ettiği, asırlardır yeryüzünü ezip geçen, hegemonik aklın kendisi. İçinde gücün, zorbalığın, zulmün, sömürünün olmadığı tertemiz cümlelere, adalete, merhamete ve hakikate ihtiyacımız var. Hem de acilen!
Doğanın bize net biçimde öğrettiği bir şey var: Çatışmadan, yok etmeden, silip süpürmeden de yan yana var olmanın mümkün olduğu… Yani farklılıklarımızın bizi ayırmadığı bir dünya mümkün. Yeter ki bakabilelim, görebilelim, birbirimize yaşama hakkı tanıyabilelim.
Bu feyzi almadan, bu bilgeliğe erişmeden insanlık olarak attığımız tüm “ilerleme” adımları ne yazık ki kadük kalıyor. Kendimizi dev aynasında görürken aslında ne kadar geride kaldığımızı fark edemiyoruz. Ulaştığımızı sandığımız o merhale, o büyük sıçrama, tam da bu idrak eksikliği yüzünden trajikomik bir yanılgıdan ibaret kalıyor.
Bazen düşünüyorum da… Belki de en büyük devrim en radikal eylem, o çok eski hikâyeye dönmektir: Birlikte var olabilmek… Sade, yalın, insan gibi yaşayabilmek.



