Klişe bir taşra filmi senaryosu mu yazacaksınız? Buyurunuz…
İneklerin otladığı kurak ovalar, kahvehanede oturan kasketli ve kasvetli amcalar, dedikodu yapan suratsız, pazenli kadınlar. Taşra; günlerini ‘taşra sıkıntısı’ yaşayarak geçiren, herkesin makus kaderine razı olduğu, birbirinin aynısı gecelerden birinde çoktan ruhunu yitirmiş insanların yaşadığı bir dekor.
İstanbul’dan Anadolu’ya giden bir trende, doğma büyüme kentli bir insanın kafasını cama yaslayıp yanından geçtiği köy evlerinin sarı ışıklarını izlerken gördüğü bir gece kâbusu. Bayağı oryantalist bir bakış yani.
Taşrada bir romantik komedi filmi çekecekseniz, bir Ege ya da Trakya kasabası ideal. Tüm ahalinin birbirini olduğu gibi kabul ettiği, esas kızla esas oğlana gösterilen aşırı müsamahaya sıcacık bir dayanışmanın eşlik ettiği, sevimli bir pastoral fon.
Korku-gerilim türünde bir hikâye yazılacaksa, biraz gri ve puslu hava, biraz karanlık, akşam dokuzdan sonra sokaklarda sadece büyük köpek çetelerinin havladığı bir kasaba kasveti verelim.
Klişelerin özelliği genele hitap etmesidir ama günün sonunda klişedir işte, modası geçmiştir yani.
İmgelerle düşünüyoruz; taşraya dair imgelerimizi de hâlâ en az yetmiş yıl öncesinin kataloğundan seçiyoruz.
Hemme’nin Öldüğü Günlerden Biri filminin senaristi ve yönetmeni Murat Fıratoğlu, kendi memleketi de olan Şanlıurfa’nın Siverek ilçesinde çektiği filmde, bir tarım işçisinin mavi kot pantolon ve spor ayakkabılarıyla tarlada çalışmasına yönelik eleştirilere “Bugün orada, tarlada çalışan gençler böyle giyiniyor,” diye cevap vermişti. Demek ki tarlada çalışan yevmiyeli işçi imgemiz de 1970’lerin Yılmaz Güney ve Tarık Akan filmlerinden kalma.
İnternetten siparişin arttığı, uzaktan eğitimlerin alınabildiği, tüm dünyanın bir telefonla avucumuza sığdığı yerde kasketli kahvehane dayıları kaybolmadı belki ama onlar da tanışınca “Senin TikTok var mı?” diye soruyor. Tek zenginin toprak ağası, en entelektüel kesimin ise hâkim, savcı ve doktorlardan ibaret olduğu, kasabaya dışarıdan gelen okumuş memurun derin varoluşsal sancılar çektiği taşra da artık biraz eski moda.
Tüm gelişmiş, modern değerlerin ve yeniliklerin büyükşehirden taşraya taşındığı, büyükşehrin merkez, taşranın ise bu kültürün gecikmiş alıcısı olduğu bakış bugün pek gerçekçi değil. Köyde tarlasından ürün satanın bile Instagram hesabı var, satışını oradan yapıyor. Büyükşehirden taşraya giden memurlar arasında, yaşam maliyetlerinin daha düşük olması nedeniyle dönmek istemeyenler de az değil. Tersine göç artık hayatımızda olan bir kavram. Taşra, kuş uçmaz kervan geçmez bir Anadolu köyünden ibaret değil. Kaldı ki o köyün kendisini bile artık eskisi kadar kolay bulamıyoruz. Gerçek organik sebze meyve bulamadığımız gibi, eski usul köy bulmak da zorlaştı.
Üstelik taşra değişirken kentler de yerinde saymadı, onlar da çoktan taşralılaşmaya başladı. İstanbul’un ilçeleri taşra olabilir mi? İstanbul’da yaşayan biri zihinsel ya da kültürel anlamda taşralı olabilir mi? Bir Anadolu kentindeki üniversite çevresi ile İstanbul’un periferisindeki bir mahalle arasında hangisi “merkez”, hangisi “taşra”? Bir zamanların “Biz eskiden Beyoğlu’na kravatla, şapkayla, eldivenle çıkardık,” diyen İstanbul beyefendileri ve hanımefendileri de birer nostalji figürüne dönüştü. O klişe bile eskidi.
Taşra değişti, merkez değişti ama bizim onları anlatırken kullandığımız imgeler aynı kaldı.



