Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Ağustoz’un Sessiz Tanığı 

Ağustos sıcağı, kasabanın üzerine ağır, sarı bir tül gibi çökmüştü. Zamanın acele etmediği, kimseyi bir yere çağırmadığı o durağan günlerden biriydi. Pencereden sızan dik güneş ışığı, odanın ortasında asılı kalan milyonlarca küçük toz zerreciğini aydınlatıyordu. O tozlar, sadece bir köşede unutulmuş yaşanmışlıkların değil; zihninin derinliklerine gömmeye çalıştığı anıların da örtüsüydü. Genç kadın, dolabın üzerinde gezdirdiği parmağının ucunda kalan o gri tabakaya bakarken göğsüne ani, keskin bir sızının oturduğunu hissetti.

Yıllar önce, hayatının en büyük kumarını oynadığını söylemişti herkes ona. Büyük bir aşkla, tutkuyla bağlandığı doğulu kocasıyla evlenirken arkasına bile bakmamıştı. Ailesini, çevresini, “Yapma, kültürler farklı, zorlanırsın,” diyen herkesi karşısına almıştı. Üstelik o zamanlar kendi ayakları üzerinde sapasağlam duran, çalışan bir kadındı. Maddi imkânları da şartları da adamdan çok daha iyiydi.

Evliliklerinin ilk dört yılı tam da masallardaki gibi geçmişti. Kadının sevgisiyle daha çok ürettiği, ekonomik olarak güçlü olduğu, her şeyin dengede göründüğü dört koca yıl. Ancak zamanla dengeler değişip, adam maddi gücü kendi eline geçirince, o güne kadar gizlediği asıl çehresi de ortaya çıkmaya başlamıştı. Gücü ele geçirir geçirmez, ilk iş olarak o güne kadar erteledikleri “çocuk” ısrarını öne sürmüştü.

Masanın üzerindeki tozlu albümü açtı. Sayfaların arasında, hamilelik dönemine ait bir fotoğraf duruyordu. Kendisi henüz bir çocuk büyütmeye, anne olmaya ruhen hiç hazır değildi. Ama eşinin bitmek bilmeyen “bir çocuğumuz olsun, yuvamız taçlansın” baskılarına,  bitmek bilmeyen çocuk arzusuna dayanamamış, kendi korkularını da bir kenara iterek kabul etmişti bu durumu. Oysa adamın bu ısrarı, kadını tamamen kendine bağımlı kılmak için attığı son adımdı. Hamilelik sürecinde ufak ufak sinyallerini verse de asıl karanlık günler,  özlemle beklenen doğumun hemen ardından yaşanmaya başladı.

Bebek dünyaya geldikten sonra, sevdiği adam gitmiş; yerine bambaşka, yabancı ve acımasız bir siluet gelmişti. Doğum sonrası yaşadığı o hassas, kırılgan dönemde destek görmek yerine, ilk kez psikolojik şiddetin en ağır yüzüyle tanıştı. Yetersizlik hissiyle beslenen ağır kelimeler, her gün ruhuna ince ince batıyordu. Ardından, gücü elinde tutmanın verdiği kibirle gelen maddi şiddet başladı; en temel ihtiyaçlar bile birer pazarlık, birer ceza mekanizmasına dönüştü. Çalışan, üreten o güçlü kadından eser kalmasın istiyordu adam. Kendini dipsiz, karanlık bir kuyunun içinde, tamamen yalnız hissettiği günleri hatırladı kadın. “Bizi hep bir şeylerin altında ve gerisinde bırakmak istediler,” diye düşündü. Geleneklerin, ahlakın, namusun, fedakârlığın altında; aile ve toplum içerisindeki erkeklerin ise gerisinde… Yıllar boyunca bizleri şekillendirmeye çalışarak üzerimize, tıpkı buradakine benzeyen, ince bir toz gibi serptiler suskunluğu. 

Biz sustukça düzen büyüdü. Bir kadın sofrayı kurdu, adı olmadı. Bir kadın çocuğu büyüttü, emeği sayılmadı. Bir kadın gece vardiyasına gitti, sabah evin işine yetişti; yine de “kadınlık görevini” sorguladılar. Bu toz bizim değildi, bize ait değildi. Bu, bize yıllarca “sus” diyenlerin tozuydu. “İdare et” diyenlerin. “Sen kadınsın” diyerek sınır çizenlerin. Bizi kendi hayatımızın başrolünden çıkarıp başkalarının hikâyesinde figüran yapmak isteyenlerin. Bizi görünmez kılmak isteyenlerin bıraktığı tozdu.

Odanın içindeki dik güneş ışığı, albümün hemen yanında, yine kalın bir toz tabakasının altında kalmış eski bir deri kılıfı aydınlattı. Elini uzattı, üzerindeki tozu sertçe sildi. Bu, eski bir fotoğraf makinesiydi. O döneme ait en büyük kavgaların, en ağır sessizliklerin şahidiydi. 

Bebeği dünyaya geldikten sonra onun büyüdüğü her ânı, yüzündeki her değişimi kaydetmek, o zor günlerin içinde tutunacak ufacık bir sevinç dünyası yaratmak istemişti. Kendi hazır hissetmeden dünyaya getirdiği o bebek, artık onun bu hayattaki tek dayanağı, en büyük sevgisi olmuştu. İşte, sırf onun eşsiz çocukluk anlarını ölümsüzleştirmek için, geçmişteki güçlü günlerinden kalan ufacıkparayla, binbir hevesle bu makineyi satın almıştı. Ama fotoğraf makinesi, evdeki maddi ve psikolojik şiddetin en büyük bahanelerinden biri hâline gelmişti. “Lüzumsuz harcama yapıyorsun!” “Evde çocuk var, sen neyin peşindesin?” diye başlayan kavgalar, zamanla kadının varlığına ve anneliğine yönelik ağır hakaretlere dönüşmüştü.

O adam için bu makine, karısının kendi kontrolü dışında attığı, eski özgür günlerini hatırlatan bağımsız bir adımdı ve bu yüzden yok edilmesi, saklanması gerekirdi. Kadın o günlerde makineyi bu karanlık odanın ücra bir köşesine saklamak zorunda kalmış, kavgadan ve şiddetten kaçmak için hevesini de tozlu raflara kaldırmıştı. Fotoğraf makinesini kılıfından çıkardı. Metal gövdesi hâlâ soğuk ve sağlamdı. Deklanşörüne hafifçe bastı; o tanıdık, mekanik klik sesi odanın sessizliğini bozdu. Ufacık ses, geçmişin tüm karanlık gürültüsünü bıçak gibi kesti.

Şimdi aradan yıllar geçmişti. Cebinde beş kuruş olmadan, kucağında çocuğuyla kapıyı çarpıp çıktığında üzerine serpilen tüm tozlar havalanmıştı. Bir müddet göz gözü görmemişti. Herkesin “Yapamazsın, geri döneceksin,” diyen bakışlarını hatırladı. Dudaklarına bir tebessüm gelip yerleşti, başarmıştı. Tozların altında kalmamış, sevgisi uğruna feda ettiklerini de yanına alarak ayağa kalkmayı aklına koymuştu. Küçük çocuk büyümüş, okul çağına gelmişti; kendisi ise geçmişteki o çalışan, güçlü kadını küllerinden yeniden doğurmuş, tırnaklarıyla kazıyarak kendine ve evladına yepyeni, şiddetten uzak, huzurlu bir hayat kurmuştu.

Makineyi elinde sıkıca tuttu. Bu nesne artık maruz kaldığı şiddetin değil, o şiddete karşı gösterdiği direnişin, kaybettiği gücü ve özgürlüğü yeniden kazanışının bir nişanesiydi. Toz, geçmişi örtmüştü ama altındaki gerçeği ve onun gücünü asla yok edememişti. 

Pencereyi açtı, içeri ağustosun sıcak ama özgür rüzgârı doldu. Odadaki tozlar havaya savrulup dağılırken, makineyi çantasına koydu. Aşağıdan, bahçeden çocuğunun şen kahkahası yükseliyordu. Merdivenlere doğru yöneldi; artık bu evde, bu tozlu anıların arasında kalmasına gerek yoktu. Fotoğrafını çekecek yepyeni, aydınlık bir geleceği vardı.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Ayşe Akyol
Ayşe Akyol
Aslen Sinoplu ve 1977 doğumlu, yaşamını Safranbolu’da sürdürüyor. Sağlık sektöründe 28 yıldır anestezi teknikeri olarak çalışıyor. Oğlunun öğrenim hayatına başlaması ile birlikte o da öğrenim hayatına devam etti ve Sosyal Çalışmacı lisansı ile Sosyoloji yüksek lisansını tamamladı. Birey ve toplum arasındaki görünmez bağları ve sağlık sektörü içinde kadın deneyimlerini incelemeyi amaçlıyor. Yazılarında kadınların yaşam deneyimlerini, anneliğin ve toplumsal rollerin ardındaki hakikatleri, bireyin kendisiyle ve toplumla hesaplaşmasını konu edinmeyi istiyor. 16 yaşında bir oğlu var ve tek ebeveynli bir aileye sahip.

POPÜLER YAZILAR