Pazartesi, Ağustos 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Işıkta Tamamlanan Ses 

“Bir mevsim mi sanırsın üstümüzden geçen bunca tarih?
Hatırla, toz değildi omuzlarımıza çöken.
Sarı kağıtların arasında yarım kalmış sesler.
İnsan sesleri…”

Bu dizelerin sonuna içim burkula burkula “Ben bir dipnot olmak istemiyorum,” yazmıştım. Okuyanın zihninde belki bir dilekti belki de bir yakarış. “Bir gün hepimiz çekileceğiz rüzgârın gerisine. Taş kalacak. Çınar kalacak. Raylar kalacak. Ben mi? Ben bir dipnot olmak istemiyorum. Adımı kimse bilmesin.” Adımı kimse bilmesin olur mu? Bir kitabın sonunda küçücük harflerle yazılmış, göz ucuyla okunup geçilen bir isim olmasın bana kalan. İnsanım, adımdan daha uzun yaşamak isterim. Bir ses olmak isterim. Bir iz, bir dokunuş… Belki de yalnızca, bir başkasının içini sebepsizce sızlatan bir hatıra. Biz insanlar ne garibiz… Bütün ömrümüzü kalıcı olmak için harcıyoruz. Evler yapıyor, kitaplar yazıyor, ağaçlar dikiyor, çocuklar büyütüyor, fotoğraflar çektiriyor, imzalar atıyoruz. Daha bir sürü şey… Sonra zaman geliyor. Mürekkep soluyor, taş aşınıyor, fotoğrafların kenarları kıvrılıyor, ses kayıtları susuyor. Ve herkes, yavaş yavaş aynı şeye dönüşüyor; toza. Belki de bu yüzden tozu küçümsüyoruz. Çünkü onda kendimizi görüyoruz, en büyük korkumuzu görüyoruz. Unutulmak.

Oysa toz, bir zamanlar bir ağacın dalıydı. Bir evin duvarı, bir annenin avucundan dökülen un, bir çocuğun dizine bulaşan toprak, bir ustanın nasırlı ellerinden yükselen kireç ve bazen de bir tarihçinin yıllar içinde gezerken çevirdiği, sararmış sayfalardı. Toz, dünyanın hafızasıdır. Kimsenin anlatmadığı hikâyeleri sessizce taşıyan, o eski tanık… 

İşte bu yüzden yine söylüyorum “Ben bir dipnot olmak istemiyorum.” Eski bir taşın çatlaklarına sinmiş incecik bir toz olayım. Bir çocuk yıllar sonra o taşa dokunsun. Parmaklarına bulaşayım. Sonra o çocuk başını kaldırıp güneşe baksın aynı benim gibi. Bakarken ışığın içinde usulca dönen tanecikleri görsün o çocuk. Adımı hiç bilmesin, kim olduğumu hiçbir zaman öğrenmesin. Ama içinden tarif edemediği bir şey geçsin. Bir özlem, bir sıcaklık… Sanki çok eski bir eve dönmüş gibi. Sanki hiç tanımadığı birini uzun zamandır seviyormuş gibi. İnsan bazen bir cümleyle bir isimle değil, bir hisle hatırlar. Ben de öyle hatırlanayım istiyorum. Bir duygu, bir sızı, bir umut olarak. Sesim sarı kâğıtlarda yarım kalmasın. Raflarda unutulmuş kitapların üzerine çöken toz olayım. Bir gün biri o kitabı eline alacak, parmak uçlarıyla kapağını okşayacak ve toz parmaklarına bulaşacak. Ben de arşivde çalışırken, yıllardır kimsenin elinin değmediği gazete ciltlerinin kapaklarını okşardım, tozu parmağımda kalırdı. Uzunca süre parmaklarıma bakardım. İçimden geçirirdim “Acaba hangi göz dokundu en son sana? Göz dokunurken yürekten ne döküldü?” Benim gözümden yüreğime hep, yarım kalmış insan sesleri akardı. Yüreğimden dudaklarıma da şu sözcükler dökülürdü “Dünya dönüpduru da durupduru da, ben neredeyim? Hangi zamanın neresinde?” Ben yerimi bilemedim, evvel zaman içinde gezdim durdum. Gezdim durdum da temennim yerinde. Benden geriye kalan tek şey bir isim olmasın. Yalnızca bir cümle kalsın. Cümlenin içine saklı bir duygu. Belki de okuyanın gözlerinin dolmasına sebep olan, nedenini kendisinin bile açıklayamayacağı ince bir sızı. İnsan galiba en güzel böyle kalıyor dünyada. Bir heykel, bir portre olarak değil. Bir dipnot olarak hiç değil. Bir başkasının kalbinde, ansızın beliren bir duygu olarak…

Ve eğer bir gün ben de toza karışacaksam… Rüzgâr beni bir mezar taşına değil, bir çocuğun merakına, bir annenin duasına, eski bir kitabın sayfalarına, bir ağacın köklerine, bir evin penceresinden süzülen sabah ışığına veya kayaların içinden sızan o yeşil ışığa bıraksın. Bir ışık huzmesinde usulca dans eden tozların arasında yaşamaya devam edeyim. Gün gelecek… Bu yazının üzerine de toz çökecek. Belki yıllarca kimse açmayacak bu sayfayı. Sonra bir gün,
hiç tanımadığım biri parmak uçlarıyla kapağını aralayacak. Kapağın içindeki tüm insan sesleri yeniden yükselecek. İşte o zaman sesim sarı kağıtlarda yarım kalmamış olacak, başka bir insanın yüreğinde tamamlanacak.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Duygu Kabataş
Duygu Kabataş
Duyy, gerçek adıyla Duygu Kabataş, tarihçi ve yazardır. Manisa’nın Alaşehir ilçesinde doğdu. Tarih eğitimi boyunca geçmişin yalnızca belgeler ve tarihlerden değil; insan seslerinden, hatıralardan, suskunluklardan ve geride kalan izlerden de oluştuğuna inandı. Zamanla tarih ile edebiyat arasında kendisine ait bir bağ kurdu. “Duyy” onun için yalnızca adının bir kısaltması değil, aynı zamanda duymaktır. İnsanları, zamanı ve hayatın küçük ayrıntılarını duyabilme hâlini anlatır. Yazılarında ve şiirlerinde sade ve samimi bir dili benimser. Tarihçi kimliğiyle geçmişin izlerini sürerken, edebiyatla insanın iç dünyasına ve söylenmeden kalanlara kulak verir.

POPÜLER YAZILAR