Her gün kapının açılma zamanı farklılık gösteriyor. Bazen hiç açılmadığı da oluyor. Işık aynı parlaklıkta değil. Netlik de öyle. Renkler de değişiyor. Bazen bebek mavi, bazen de ateş kırmızı. Gri olanları hiç sevmiyorum. Beyaz kabul edilebilir geliyor. En çok mavi olanı beğeniyorum. O zaman umutlu geçiyor sohbet.
İşte açılıyor. Avuçlarım terliyor, nefesimin hızlandığını hissediyorum. Gözümü kamaştıran bir parlaklıkta, güneşten sıcak ama ondan daha soluk bir renk görüyorum. Sonbaharın çeşitli tonları…
Yumuşacık sesiyle bana sesleniyor;
“Damla.”
Defalarca duymak istiyorum adımı, onun tonunda, onun şefkatinde.
Kar beyaz teni, kocaman gözleriyle, uçuşan tüller arasında çıkıyor karşıma. Yüzünde sakin, anlam yüklü bir gülümseme var. Huzur buluyorum. Bu kısacık an için aylarca hatta yıllarca beklemeye razıyım.
“Annecim?”
“Bugün vaktim çok az. Şimdi sana söyleyeceklerimi iyi dinle, onları demle, süz ve sindir.”
“Seni dinliyorum pamuğum.”
“Değişim içinde. Kaybettiklerin aslında senin olmayanlardı. Onlar seni bugüne taşıyan basamaklardı sadece. Bundan sonra hayatına geleceklere izin ver, kapını açık tut. Işığın gireceği bir aralık aç. Hislerine güven, yol sana açılacaktır. Sadece acele etme.”
“Ne zaman anne? Ne zaman gelecek o vakit? Daha neleri feda etmek zorunda kalacağım?”
“Damla zamanım yok, sen doğru ânın geldiğini anlayacaksın. Kendine güven. Bir daha ne zaman gelirim bilmiyorum. Belki de hiç… Bana ihtiyacın kalmadığında kapı sonsuza kadar kilitlenecek biliyorsun.”
“Anne, lütfen gitme. Yardımına ihtiyacım var. Dayanacak gücüm kalmadı. Beni de al yanına. Böyle yaşamak istemiyorum artık. Lütfen anne, lütfen! En azından biraz daha kal. Sadece birkaç dakika daha.”
Gözlerimi kamaştıran beyaz parlak ışıktan annemi göremez oluyorum. Sonbaharın tonları solmaya, renkler canlı turunculardan koyu kahvelere, sonra da siyaha dönmeye başlıyor. Soğuk bir rüzgârla birlikte gidiyor annem. Odadaki cılız sarı ışığın vurduğu uçuşan tozlar gözüme ilişiyor. Keşke peri tozu olsalar, diye geçiriyorum içimden. Değdiği yeri parlatsa, tekrar canlandırsalar. İçimde solup giden yaşam enerjimi de.
Odadan çıkmak istemiyorum. Gerçekle yüzleşmek de. Savaşmaktan, ayakta kalmaya çalışmaktan yoruldum. Evin tüm odaları boş şimdi. Dün en son televizyonu da sattıktan sonra içimi garip bir huzur kapladı. Eski yaşantımın tüm izleri birer birer kayboluyordu. Annemle birlikte neredeyse her şey de gitmişti. Sanki öyle olması gerekiyormuş gibi. Eşyalarım, takılarım, sevgilim, hatta dostlarım da. Evet eşyaları ben sattım. Ama dostlarımı asla. Onlar kendileri gitti. Önceleri beni teselliye gelen onlarcasından sadece birkaçının beni evlerine yemeğe çağırmışlıkları vardır. Sonra onlar da kesildi. Yalnız bir kadının kocalarının etrafında dolaşmasını istemeyen gerçek dostlarımmış (!) onlar.
Yöneticimin beni odasına çağırdığı gün sıradanmış gibiydi. Annemi kaybettiğim günden beri desteğini en çok hissettiğim insanlardandı. Kafamın dağınık olması, konsantrasyon bozukluklarım, dalıp gitmelerim nedeniyle yaptığı babacan uyarılarına ilaveten havam değişsin diye beni çıkardığı akşam yemeğinden sonra değişti her şey. Başlangıçta yalnızlığın zor olduğunu, yardıma ihtiyacım olması hâlinde çalacağım ilk kapı olması gerektiğini söylerken samimiyetinden hiç şüphem yoktu. Gecenin sonunda evde birlikte bir kahve içmenin sakıncası olmadığına tam ikna olmak üzereydim ki, o kahrolası eli rotasını şaşırmasaydı. Ertesi gün odasına çağrılma nedenim hâliyle özür dilemek için değildi. Artık benim arkamda duramadığını, üst yönetimin şahsımdaki şikâyetlerine cevap veremediğini söyledi. Halbuki kaybım üzerinden iki ay geçmişti, kendimi toparlamış, işimde eski performansıma gelmiştim. Buna rağmen işten çıkarılmamın asıl sebebini bir o, bir ben biliyordum. Sonrasında ardı sıra gelen felaketler silsilesinde geldiğimiz son nokta boş bir ev, boş bir hayat. Yaptığım iş başvurularından umudu keseli de çok oldu.
Televizyonun parasıyla önce mahalle bakkalına olan borcumu ödedim, bu ayki kirayı ayırdım. Bir çorba içecek param neyse ki kalmıştı. Hatta üzerine nalbura gidip bir halat bile aldım. Eski kiracıdan kalma salıncak kancalarının sağlam olduğunu hesaba katarak. Bir umut tekrar kapının açılmasını bekledim. Açılmadı.
Gelmeyecek mi? Neden? Hâlâ ihtiyacım var ama ona.
Beklemek zor. Uzun bekleyenlerin tütün içmesi bundan sebeptir belki de. Özgürlüğü bekleyenlerin, sevgiliyi, ölüyü, diriyi, eşi, dostu, güzel bir haberi… Tütün yalnızlığın en iyi eşlikçisi bana göre. Ama yeteri kadar varsa. Ben eskisi kadar içemiyorum mesela. Günde bir bilemedin iki. Aksi hâlde tütünüm bir ay yetmezdi.
Sardım son sigaramı. Filmlerde böyle sahnelerde kül tablasında yanan sigaranın yanında boş bir kâğıt, ona yazacak son cümlelerini düşünen bir kadın ya da adam olur. Bir kadın var, şimdilik sigara da. Ama kâğıt yok. Çünkü yazılanları okuyacak arkada kalan kimse yok. Gerek de yok.
Yine de küllükte yanan sigaramı izliyorum, son dakikalarım olduğunu düşünerek. Dumanlar şekiller çiziyor. Bir koltuğa benzedi. Sohbet eden iki kişi yan yana oturmuş. Ortada bir masa, üzerinde envai çeşit yiyecek, karşısında şömine. Yanında rengârenk ışıklarla bezenmiş bir çam ağacı. Yerde yeni oyuncak arabasıyla oynayan küçük bir çocuk. Paket kâğıtları sağa sola saçılmış. Televizyon da var ama izleyen yok, kendi kendine şarkılar söylüyor içindeki küçük insanlar. Herkes çok mutlu. Evin annesi üzerinde dumanlar tüten tepsiyle geliyor salona. İçinde kızarmış hindi olan bir tepsiyle. Ev halkına sesleniyor;
“Haydii herkes sofraya. Yemekten sonra da tombala.”
“Tamam annee, bi dakika, daha arabamın ışıklarını yeni yaktım, azıcık daha oynayayım noolur.”
“Damlaa! Bak işte demiştim sana hediyesini yemekten sonra verelim diye. Yemek yemeyecek yine.”
“Olsun Serdar, günlerce yemek yiyemeyenler var. Bir öğün yemese bir şey olmaz. Onun huzuru…”
Derken sigara filtreye dayanmış, oda yine cılız sarı ışığın iç karartan rengine bürünmüştü.
Şimdi odada veda mektubundan yoksun bitmiş bir sigara, bir küllük, bir tabure, bir halat ve gözleri kapıda kalmış bir kadın var. Hayallerini asmış bir kadın.



