Sahi, hangisi daha kolay ya da hangisi daha etkili?
İkisinin de yeri ve zamanı konusunda öncelik değişebilir öyle değil mi? Tozunu alayım derken, tozu dumana kattığımız zamanlar olduğu da inkâr edilemez.
Sevdiklerinin üzerine toz konmasın diye kendini çamura bulayanların varlığı hiç de azımsanacak gibi değil.
Olur mu hiç öyle şey demeyin. Olur, hem de bal gibi olur. Bu insanların varlığını çok da uzakta aramamak gerek, belki de hepimizin paçalarında vardır biraz o çamurdan.
Eşimize, çocuklarımıza ya da aile büyüklerimize laf, söz gelmesin diye kendimizi siper etmekten söz ediyorum aslında. Kendimize dev aynasından bakıp her şeyin üstesinden gelebilecek sanrısına kapılarak siper olmadık mı hayata karşı? Boyumuzdan büyük işlere bulaşmadık mı? Kontrol ve denetim mekanizmasının elimizde olduğunu zannettik hep. Gücümüzün yettiği sınırı kendimize dürüstçe ifade edemedik.
Gücümüzün sınırının farkına vardığımızdaysa ele güne çaktırmadan paçalarımızdaki çamurları silip yeni baştan mücadeleye başlamadık mı?
Çevreyi düşünmekten kendimizi öteledik. İnsaflı davranmaya önce kendimizden başlamamız gerektiğini fark edemedik. Maalesef birçok insan, kendi hayatını yaşadığını sanırken başkalarının özeneceği bir hayatı inşa etmekle ömrünü tüketti.
İnsanların yükünü iyilik olsun diye uzun süre sırtlayanlar, yardım ettiği kişiler tarafından zamanla yapılan iyiliği lütuf olmaktan çıkarıp vazife saydılar. Daha sonra o insana bir defa yetişemediğinde, yıllarca tamamladığı eksikler değil, o günkü yetişemediği an hatırlandı.
Hayatın bütün ihtimallerini denetlemeye çalışan insan, ömrünü yaşamaktan yavaşça vazgeçti. Henüz başına gelmemiş felaketlerin kapısında, kendi hayatına geç kalmak pahasına nöbet tuttu. Herkesten helallik ister de en zor helalliği kendinden alır oldu.
Kendimizden esirgediğimiz özrü, hafızamızın en karanlık yerine gömeriz de başkasına layık gördüğümüz özrü kalbimizin en görünür yerinde taşırız. Oysa vicdan, yalnız başkasının yarasının sesini duymaktan ziyade kendi içimizde hâlâ kanayan yere de eğilmek değil midir?
Özümüze daha fazla zulmetmeyelim. Bir noktadan sonrasının bize ait olmadığını kabul edelim artık.
Tezatlarla dolu bir dünyada yaşarken, olup bitenlere çok da şaşırmamak gerekir. Bazen düşüncelerimiz tam tersine dönüşür ki hayretle seyrederiz hâllerimizi. Sonra dönüp konuşuruz kendimizle. Hangi davranışımız doğru acaba?
İçimizdeki gölgeyi görmek, taşıdığımız tüm ışığı inkâr etmemizi gerektirmez. Ne kendimizi bütünüyle masum sayacak kadar körelmeli ne de değişme ihtimalinden vazgeçecek kadar kendi karanlığımızda kalmalıyız.
Bazen, bir prensesin baktığı aynadan bakarız kendimize. Ayaklarımız yerden kesilir, bulutların üzerine çıkarız âdeta. Hiç kimseyi kendimize layık ya da denk görmeyiz. Üzerimize toz düşecek diye şekilden şekle gireriz. Dışarıdan bakıldığında itici göründüğümüzü fark etmeden etrafımızdakileri küçümseriz.
Bazen de çok alıngan oluruz. Etrafımızda olan biten her şeyi kişisel algılarız. Aslında kişisel algılamak, söylenen söze ya da davranışa katılmakla mümkün olabilirdi. Zihnimize yayılan bu yanılgının tutsağı olmak işten bile değildir artık. Bunun altında yatan en bariz sebep bireysel önemlilik denen olgunun varlığıdır aslında. Her şeyin kendimizle ilgili olduğunu düşünmenin bir ileri boyutu da bencillik olur sanırım. Çünkü her şeye ben, ben, ben, daima ben demenin sonucu bu olsa gerek. Sahip olduklarıyla yükseldiğini sananlar, değerini ahlakından değil vitrinin kendisine verdiği ışıktan almaya başlar.
Dengeli olabilmek, dengede kalabilmek kolay değil elbette lakin imkânsız da değil.
Olumlu ya da olumsuz yaşanan her şey, heybemizde tecrübe olarak birikiyor. Öyle bir zaman geliyor ki kendimizi her şeyden soyutlayarak, başımızı ellerimizin arasına alıp zihnimize, öz benliğimizi daha fazla hırpalamadan yol almanın zamanının geldiğini fısıldıyoruz.
Fısıltıdan sonra gelen aydınlanmayla, geride bıraktığım yılların sayısından çok, bunca kaybın, kırgınlığın ve vedanın içinden geçerken içimdeki insanı ne kadar koruyabildiğime, kalbimde merhametten ne kaldığına ve ardımda kaç gönlün duasını bırakabildiğime bakıyorum, vesselam…



