Dün Kintsugi’yle tanıştım.
Kırık onarma sanatı olarak tanımlanıyor. Kırılan parçalar birtakım işlemlerden geçirilerek yapıştırılıyor ve ortaya bir sanat çıkıyor.
Benim elimden pek iş çıkmaz aslında. Becerikli biri de sayılmam. Ama Kintsugi’nin felsefi tarafı öyle içine çekiciydi ki, kendimi bir anda etkinliğin ortasında buluverdim.
İlk anda, “al eline Japon yapıştırıcısını, kırıkları topla, sür yapıştır… aman ne var bunda” diye düşünmedim değil. Ama bu sabah Yasemin’e anlatırken fark ettim aslında ne yaptığımızı. Ve yazmadan edemeyeceğimi anladım; çünkü bu, çok özel ve çok kişisel bir hayat dersiydi.
Tam da kimsenin beni kırmasına izin vermeyeceğime dair kararlar aldığım bir zamandayken karşıma Kintsugi’nin çıkışı, boşuna olmasa gerekti.
Kırılan nesnenin parçaları hemen birleştirilmiyor.
Önce kırık yerler törpüleniyor.
Sivri, keskin, el acıtan uçlar yumuşatılıyor.
Ve sonra, yapılacak dolgu için bilinçli bir boşluk bırakılıyor.
Orada fark ettim; hayatta da hemen toparlanmamız bekleniyor oysa.
Ama bazı kırıklar önce törpülenmek ister.
Zamanla, sabırla… Can yakan köşeler yumuşasın diye.
Sonra parçalar bir yapışkanla birleştiriliyor ve bekleniyor. Yapıştırıcının işini yapabilmesi için acele edilmiyor.
Ne kadar tanıdık…
İnsan da bazen sadece zamana ihtiyaç duyar. Bir araya gelmek için değil, bir arada kalabilmek için.
Törpüleme sırasında oluşan o minik boşluklara bir macun yerleştiriliyor. O macun sertleşiyor, güçleniyor ve eksik olan yeri tamamlıyor.
Kırık hâliyle değil, onarıldığı hâliyle bütüne kavuşuyor nesne.
En son üzerinden tekrar bir bağlayıcı geçiliyor ve altın tozu serpiştiriliyor.
Kırık yerler saklanmıyor. Aksine, parlatılıyor.
Ve evet… bitti.
Onardığım tabak artık tek parça.
Ama eskisi gibi değil.
Bulaşık makinesine girmez, gündelik hayata karışmaz. Bir vitrinde durur ya da bir duvara asılır.
Çünkü bazı kırıklar onarılsa bile, bir daha eski işlevine dönmez.
Ama belki de mesele tam olarak budur. Her şey kaldığı yerden devam etmek zorunda değil. Bazı kırılmalar bizi kullanılan olmaktan çıkarır; bakılan, fark edilen, anlatılan bir şeye dönüştürür.
Altın, kırığı yok etmek için değil, ona saygı duymak için sürülür.
Ve insan da…
İyileştiğinde eskisi gibi olmaz.
Belki daha dikkatle tutulur,
belki daha az harcanır,
belki de kıymeti daha çok bilinir.
Çünkü Kintsugi şunu söylüyor:
Kırıldığın yerler senin kusurun değil, hikâyendir.
Ve doğru şekilde onarıldığında, en çok oradan ışık sızar.
Belki de mesele hiç kırılmamış olmak değildir.
Belki de mesele, kırıldığımız yerleri kabul edip onları değerli bir şeye dönüştürebilmektir.



