“Bu yoldan geçmeyelim diye yüz kere söyledim sana Zehra,” diye azarladım onu. Gülen yüzüm bir anda soldu.
“Senin derdin ne?” diye kırgınlıkla karışık sağa döndü Zehra.
“Yok bir şey,” diye geçiştirmeye çalıştım.
Zehra’yla tanışalı bir kaç ay olmuştu. Bir veli toplantısında başlayan sohbet, kısa sürede güzel bir dostluğa dönüştü.
“Sana bir kahve ısmarlıyorum, sen de bana şu olmayan şeyi anlatıyorsun,” dedi.
Biraz ısrardan sonra kabul ettim. Ama hâlâ bu konuyla ilgili konuşacak kadar güçlü değildim. Ya ağlarsam, diye düşündüm. Sessiz bir mekâna geçip kahvelerimizi ısmarladık. Ellerim buz gibi olmuştu. Bilinçsizce ellerimi birbirine sürterken Zehra’nın sıcak ellerini hissettim.
“Sakin ol,” dedi Zehra yumuşak bir sesle.
“Ah Zehra, nasıl anlatayım, bilmiyorum. Nereden başlayayım, bilmiyorum. Her şey çok güzelken tüm dünyamın yerle bir olmasını nasıl anlatayım, bilmiyorum,” dedim. Ağlamaya başladım.
“Sakin ol canım,” dedi Zehra. “Bu yük sana çok fazla görüyorum, izin ver birlikte taşıyalım,” dedi. Parmağının ucuyla gözyaşlarımı sildi.
“Beş yıl önceydi,” diye başladım söze. “Ben bu yolu yürüdüm. Ömrümün en çaresiz, en savunmasız hissettiğim günüydü. Gittiğim en uzun yoluydu. O gün hastaneden çıktım. Kalbimde bir ağrıyla. O donuk bakışları, soğuk cümleleri içeride bırakıp dışarı çıktım. Gökyüzüne baktım, ağaçlara, yollara, insanlara. Gözümün gördüğü her şeye, görebildiğim kadar çok baktım. Ta ki, gözlerimde büyüyen, çoğalan yaşlar her şeyi buğulaştırıncaya kadar baktım. ‘Nasıl yani Tanrım?’ dedim. ‘Ben şimdi bu göğün mavisini, en sevdiğim çiçekleri göremeyecek miyim bir daha? En sevdiğim yemekleri yiyemecek miyim, denize karşı oturup martıları besleyemecek miyim? Islık çalamayacak mıyım artık hiç, şarkılar söyleyemeyecek miyim?’
Gözyaşlarımın altında bir pınar olduğunu düşünebilirdin görseydin eğer. O kadar çoklardı ki. Ben bile şaşırdım. Dünyaya sarılacak kadar uzun kollarım olsun istedim. Kendimi yere atıp avaz avaz, ‘Ben gitmek istemiyorum,’ diye bir çocuk gibi ağlamak.
Yürümeye başladım bu yolu. Ne kadar tatlı bir sonbahar günüydü. Ağaçların hışırtısını duyuyordum. Güneş hâlâ ısıtıyor, yakmıyordu. Yürüdüm, yürüdüm..
Sapsarı, güzelim saçlarım uçuştu rüzgârda. ‘Tanrım, ben otuz beş yaşındayım. Ben otuz beş yaşındayım Tanrım. Bana bunu yapma Tanrım,’ diye bağırıyordu içim.
Her gün yürüdüğüm yol bitmedi. Can dokuz aylıktı henüz. Arabanın içinde huysuzlanmaya başlamıştı. Akıllı bir çocuktu ama saatlerdir yollardaydık. Hâliyle yoruldu.”
“Ah benim kuzum,” dedi Zehra. Elimi avuçlarının arasına aldı. Sıkıca, dostça tuttu.
Ağlayarak camdan dışarı baktım biraz, devam ettim.
“Sonra eve gittim. Annemi aradım önce. ‘Anne,’ dedim, ‘ben ölüyorum.’ ‘Saçmalama,’ dedi. ‘Anne,’ dedim, ‘benim üç aylık ömrüm kaldı. Ben Can’ı ne yapacağım şimdi?’ Cevaplar o kadar soğuk geldi ki bana, sanki grip olmuşum gibi verdiği tepkiler hâlâ hatırımda. Kapattım telefonu. Bir daha da aramız hiç iyi olmadı zaten. O kırgınlık hâlâ kalbimde bir tortu. Ondan onay bekler gibi…
Düşünebiliyor musun Zehra, kadına, ‘Ölüyorum,’ diyorum, o karşımda buz gibi cümleler kuruyor.
Neyse işte, bir güç buldum da Can’ın üstünü başını değiştirdim. Yemeğini hazırladım. Doktor süt vermeyeceksin artık demişti.”
Zehra’nın gözlerindeki acıyı gördüm. Keşke yanında olabilseydim o an der gibi bakıyordu bana.
“Sonra ne oldu?” diye sordu.
Kahveler soğumuştu. “Bir kahve daha söyleyelim mi Zehra?”
“Söyleyelim canım.”
Kahveler geldi. Bir yudum aldım. “Sonra,” dedim, “saçlarım gitti, kirpiklerim ve kaşlarım.
Çok uzun süren bir terapi, ağrılı, sancılı zamanlar. Bitmeyen ameliyatlar. Aynada tanımadığım bir kadın. Yalnızlık ve korkular…
Hayatı sorguladığım çok uzun bir dokuz ay geçti. Can büyüdü bu arada. ‘Anne,’ demeye başladı. İlk adımlarını attı. Bunları gördüğüm için minnettarım. Sonunda kanseri yendim.”
“Ne güzel işte canım arkadaşım benim,” dedi gülümseyerek. “Sen azimli, güçlü, harika bir kadınsın. Çok güzel bir annesin. Ve bak saçların, kaşların ne güzel,” dedi.
Yanıma geldi. Ayağa kalktım. Sımsıkı sarıldık birbirimize. Birlikte ağladık bir sürü bakışın arasında.
“Şimdi anlıyorum, o yoldan neden geçmek istemediğini. İçindeki tortuyu anlıyorum. Ama geçti güzelim. Şimdi yaşanacak günler, beslenecek martılar var.”
“Evet Zehra, geçti. Çok şükür geçti. Ama yine de ben o yoldan geçemiyorum.”
“Olsun,” dedi Zehra, “biz de başka yol buluruz kendimize.”
İkimiz de güldük. Hesabı Zehra ödedi.
“Bak seni şimdi nereye götürüyorum.”
Biraz yol aldıktan sonra anladım ki sahile doğru gidiyoruz.
“Ah Zehra, delisin sen.”
Bir fırının önünde durduk. Simitlerimizi aldık. Bir bankta oturup martıları besledik. Onları cıvıl cıvıl görmek iyi geldi ikimize de.
Kalktıktan sonra kol kola sessizce yürüdük sahil yolunda. Sahip olduğum her şeye binlerce kere şükür ettim. Yürüdüğüm en güzel yoldu.



