Perşembe, Nisan 30, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Yürümek

Ankara Hamamönü’nde yürüyorum. Burası tarihi oldukça eskiye dayanan bir bölge. Romalılar zamanından Selçuklulara, Osmanlı’ya ve en nihayet Cumhuriyet dönemine dair yaşanmışlıklarla dolu. Benim en çok ilgimi çeken kısmı, milli mücadele döneminde burada yaşayan Mehmet Akif Ersoy’un Taceddin Dergah’ındaki müzesi. Şair, İstiklal Marşı’nı burada kaleme almış. Deniyor ki 17 Şubat 1921 gecesi, Taceddin Dergahı’ndaki odasında yatmakta olan Mehmet Akif erken saatte uyanır, etrafında kâğıt bulamayınca kalemi eline aldığı gibi duvara yazmaya başlar İstiklal Marşımızı… Müzeye giriyor, Mehmet Akif’in kaleminden, duygularından izler arıyorum… Tekrar dışarıya çıktığımda Hamamönü sokakları karşılıyor beni.

Hamamönü sokakları keyifli. Restore edilmiş konakların çoğu kitabevine, kültür merkezine, restorana, hediyelik eşya dükkânına dönüştürülmüş. Ahşap ve beyaz badana, dar sokaklar, arnavut kaldırımlar. Yürüyorum… Düşünüşlerim yürüdükçe berraklaşıyor sanki. Yürümeyle ilgili okuduğum kitaplar geliyor aklıma. Yürümenin felsefesi kitabında şöyle bir ifade vardı; “Yürümek iki mesafe arasında gidip gelmek değil, yaratıcı bir eylemdir. Hem kendi yalnızlığımıza çekildiğimiz hem de toplum olarak bizi dönüştürecek bir ayağa kalkıştır. İki büklüm vücudun karşısında dikilmeye çalışan, attığı her adımda yeryüzünün gerçek bir parçası olduğunu fark eden Homo Viator’un eylemidir. Çünkü yürüyen insan, kendi üzerine çöken kaygı, haset ve korku yumaklarını çözer; varlığını yeryüzünün ebediyen yeni olan kalbine düğümler. Yürüyoruz işte bu düğümü atmak için.” Yine başka bir kitaptan, Walden’dan Henry David Thoreau’nun “Yaşamak için ayağa kalkmamışken, yazmak için oturmak nasıl da beyhudedir?” sözü geliyor aklıma. Kim bilir başka nerelerde okuduğum, yürümenin pozitif düşünceyi kolaylaştırdığına dair çalışmalar… Yürüdükçe -şehrin izin verdiği kadar- içime çektiğim temiz hava dolduruyor ciğerlerimi. Başımı, bakışlarımı göğe çeviriyorum. Şanslıysam mavi gökyüzüyle karşılaşırım. Öyle ya yürümek kadar aydınlık da güneş de mutluluğa yakın hislerimi tetikliyor.

Hiç kendinizde denediniz mi? Bir varsayımın ya da kötücül bir ruh hâlinin içinde kıvranırken kendinizi dışarı attığınızda bir nebze olsun hafiflediğinizi fark ettiniz mi? Sanki durduğunuzda, dört duvar arasında oturup kaldığınızda, yükler de omuzlarınızdan bastırıyor. Öylece dururken, içinizi dolduran duyguların gözyaşına dönüşme olasılığı baskın geliyor hatta zaman zaman. Ama yürüdüğünüzde ya da başkalarının deyimiyle bir hava almaya çıktığınızda, o sıkışıklık nefesle havaya karışıyor…

Demem o ki yürümek hiç yanıltmadı beni, eksik bırakmadı. İlla bir şeyler verdi, bazı kapıları araladı, açtı. Yürüyüşüm benim sadık yoldaşım. Kendimden çıkıp başka türlü düşünmemi, başka türlü bakmamı sağlayan katalizörüm. Yürürken bacaklarımın hareketi, zihnimin de kalbimin de dişlilerini harekete geçiriyor sanki. Hareket elektriğe, elektrikse ışığa dönüşüyor tüm o sıkışmışlığın içinde. Sözler de öyle dökülüyor işte parmaklarımdan. Yazmak da öyle mümkün oluyor. Dedim ya yürüyüşün kendisi benim sadık yoldaşım. Kendimle, yalnızlığımla ve yaşanmışlıklarımla arkadaş. Öyle ya insan önce kendisine sadakat göstermeli. Kastettiğim; olduğum gibi olmak, kendimi bilmek ve kendimce yol almak. Yol almak… Yaşamın inişli çıkışlı yollarında ve içimin sahil kenarları, güneşli yolları, labirentleri, çıkmaz sokakları, dipsiz mağaralarıyla çiçekler ektiğim kırlarında…

Kendine sadakat başkalarını öncelememeyi, hep kendine göre davranmayı, hatta bencilliği getirir mi dersiniz? Bence tam olarak öyle değil. “Bencillik” denince kulakta çok olumsuz bir tını bırakıyor. “Yapıcı bencillik” diyelim buna. Sürekli başkalarını öncelemek, adaleti başkaları için gözetmeye çalışmak, diğerkâmlıkta fazlaca ileri gitmek, kişinin kendisini silmesine sebep oluyor. Halbuki kendi olabilmek için, gereken durumlarda “ben” diyebilmeyi ya da sırf başkalarını memnun etmek için kaçındığı “hayır” diyebilmeyi de öğrenmeli… Kolay değil belki ama bütün bunların gerekliliğini fark edince, yola düşmüş oluyorsunuz. İşte yürürken zihnime dolan tüm bu fikirler, beni kendime yaklaştırdı. Kendimi kandırmamayı, aldatmamayı böyle öğrendim. 

Hadi kalkıp bir yürüyüş, biraz düşünüş hediye edin kendinize bugün. Yürüdükçe kendinize yaklaştığınız, aldığınız nefesin tadını çıkardığınız bir gün olsun!

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Şule Zobar
Şule Zobar
Dokuz Eylül Üniversitesi İngilizce Matematik Bölümü mezunu. 15 yıldır matematik öğretmeni. Edebiyata tutkusu çocukluğundan, ruhu melankolik, merakı coşkulu. Kelimelerle oynamayı seviyor. Kendine sakladığı yazıları paylaşması bir yazı atölyesine katılmakla başladı. Dans eder, suluboya resimler yapar, havayı koklar, izler, tadar, yazar… İstanbul’ a aşık fakat 11 yaşında oğluyla Ankara'da yaşıyor. Pazartesi14 adlı dergide yazıları yayımlanıyor.

POPÜLER YAZILAR