İçeride duyulan o sesin saati yoktu. Sabah da aynıydı, gece de. Ciğerlerinde sorun varmış gibi inleyen o toplama bilgisayarın fanı, kepenkler kalkarken de dönüyordu, şehir uyurken de. İnsan bir süre sonra fark etmezdi; varlığını hissettirdiği tek an, elektriklerin gidip de sesin aniden kesildiği anlardı. Fan sustu mu içerisi tuhaflaşır, hava ağırlaşırdı.
Tepedeki ışıklar bilerek loştu. Rafların arasındaki yarı karanlık, jelatinli korsan kapakları olduğundan parlak gösterirdi. Fotokopi renkler bile göze hoş görünürdü. Raflar yan yana dizilmiş küçük vitrinler gibiydi.
Kitaplar biraz daha gerideydi. Hepsi orjinaldi. Bu bir kültür hizmeti değil, tamamen temkinli bir tercihti. Olası bir baskında “Biz aslında sahafız,” diyebilmek için kurulmuş pahalı ama masum bir kalkan.
Dışarıdan bakan için dükkân geniş, ferah, sıradan bir yerdi. Rafların ardında ne olduğunu kimse sorgulamazdı.
Oysa rafın arkası hayattı.
Talip sabahları orada uyanırdı. Duvara yaslanmış bir yatak, köşeye sıkışmış küçük bir mutfak, hep kapalı duran bir banyo kapısı ve çökmüş koltuklar… Burası bir evden çok, hayatın idare edildiği bir arka alandı.
Sabah kalkar, üstünü toparlar, o ağır rafı iki eliyle tutup sessizce yana kaydırırdı. Raf açılınca fanın sesi değişirdi; artık “evin” değil, “işin” sesine dönüşürdü. Ön tarafa geçer, kapıyı açmadan önce bir an durur, besmele çekerdi. İnançtan çok alışkanlıktı.
Sonra o bildik ritüel: Temizlik, paspas, kahve.
Gazeteyi açtı. İlk sayfalarda memleketin üstüne çöken o tanıdık hava vardı. Yeni hükümet, ampuller, duble yollar… “AB’ye giriyoruz,” sözleri. İçinden, “Memleketin şaftı hafiften kayıyor galiba,” diye geçirdi.
Siyasetten kaçıp diğer sayfaya geçti. Daha beterdi ya da değildi.
SANATÇILAR İSYANDA: KORSANA HAYIR!
Fotoğraf tam bir Yıldızlar Mahkemesi gibiydi; en önde siyah gözlükleriyle Orhan Gencebay, hemen yanında Sezen Aksu… Orhan Baba, sanki doğrudan Talip’in arkasındaki o “Nero ile kopyalanmış” binlerce korsan CD’ye bakıp “Batsın bu MP3!” der gibi sitemkâr, Sezen Aksu ise “Hani bizdendin?” dercesine kırgındı. “Affet Babaaaa, affet Minik Serçemmmmm, ekmek parası,” diyerek alelacele spor sayfasına sığındı. Orada hayat daha netti; ofsayt vardı, telif yoktu.
Talip iri yarı biri değildi ama gövdesi yaşından büyüktü. Bu genişlik spor salonlarının değil, her sabah Köşem Pastanesi’nden “kahvaltı niyetine” yenilen kıymalı pidelerin ve poğaçaların eseriydi. Hafif tombik, yumuşak hatlı, zararsız bir mahalle esnafı görünümündeydi.
Sabahın o saatinde dükkânda yapılacak iş yoktu. Zaten kim sabahın köründe korsan CD almaya gelirdi? “Matrix CD’si olmadan güne başlayamam,” diyen biri varsa bile o saatte uyanmazdı.
Mecburen dükkânın camının önünde durur, trafik ışıklarını izlerdi. Kırmızıda duran arabalar, yeşilde aynı anda hareketlenenler… İlk zamanlar buna bakmak hoşuna gitmişti. Sonra alışmıştı. Şimdi sadece bakıyor, düşünmüyordu; düşünse de değişen bir şey olmuyordu zaten.
Öğlene doğru kapıdaki metal toplar, o meşhur “müşteri eşittir para” melodisiyle şıngırdadı.
İçeri İlknur Teyze ve yanındaki kaos makinesi girdi. Hayvan dükkânı tavaf edip Talip’in paçalarına saldırınca kahve olduğu gibi yere döküldü, kızmadı ama şaşırdı. Eğilip masadaki bisküviden bir parça uzattı. “Öyle boş boş bakma,” dedi elindeki korsan CD’yi göstererek. “Bunun içinde hayat var, sanat var oğlum.”
Köpek o boncuk gözleriyle Talip’i cidden anlıyormuş gibi süzdü. O anlık bakışma, dükkânın o yapışkan can sıkıntısını sildi attı.
İlknur Teyze ise bu anla ilgilenmedi bile. Kitap rafından seçtiği iki tuğla kalınlığındaki romanın parasını tezgâha bıraktı. Özür bile dilemeden, sanki köpeğin yaramazlığı bir başarıymış gibi “Çok hareketlidir,” diyerek tasmayı çekti ve kitaplarını alıp çıktı.
Talip kapanan kapının ardından hayvanın gümüş boyalı sosyetik kulaklarına bakakaldı.
Akşam kepenk saati yaklaşınca Nail damladı. Evdeki anne baba kavgasından, o bitmek bilmeyen gürültüden kaçıp bu sessiz sığınağa atmıştı kendini. Dalgacı makara yapmayı severdi ama iş bilinci yerindeydi; hemen tezgâhın arkasına geçip kasa hesabına girişti.
Paraları sayarken arkadaşının yüzündeki o manasız, ortama hiç uymayan tebessümü fark etti. Elindeki bozuklukları şıngırdatıp imalı bir sırıtışla sordu:
“Hayırdır? Kapıdan içeri o asaletiyle, o duru güzelliğiyle Nilüfer mi süzüldü? Yüzünde güller açıyor.”
“Gümüş kulaklı, küçücük bir şeydi…” dedi, sanki gördüğü şeyi kelimelere dökmeye kıyamıyormuş gibi. “Öyle alelade bir bakış değildi, gözlerimin en içine baktı. Yargılamadan, bir şey istemeden… Sanki ikimiz de bu dünyanın gürültüsünden bıkmışız da, birbirimizde bir anlık sessizlik bulmuşuz gibi. ‘Ben buradayım, sen de oradasın, görüyorum,’ der gibi.”
Nail şaşkınlıkla baktı ama arkadaşı devam etti, sesi titriyordu:
“Bir tane sahiplensek mi?”
Nail, “Sahiplenmek mi? Oğlum biz daha kendi yakamızı hayatın elinden kurtaramamışız, bir de başka bir canlıyı mı sahipleneceğiz? Biz kimiz lan, sorumluluk almak kim? Sabah uyanıp yüzümüzü yıkamaya üşeniyoruz, o hayvana kim bakacak? Güldürme beni, fantastik hayallere kapılma.”
Talip sustu. Nail haklıydı belki ama o bakış, öyle dalga geçilip atılacak gibi değildi.
Ertesi gün kapı şıngırdadı. Gelen İlknur Teyze’ydi, yanında o gümüş kulaklı kaos makinesi yoktu. Elinde bir önceki gün aldığı tuğla gibi romanlar vardı.
Kitapları tezgâha, ayıplı mal iade eder gibi bıraktı. “Bunları değiştireceğim, içimi baydı.”
Talip kitapları alırken gözü arkaya kaydı. “Ufaklık gelmedi mi?” dedi. Sonra bir önceki günkü bakışın verdiği cesaretle, “Aslında… Biz de arkadaşla konuşuyorduk, dün gece dükkâna bir can yoldaşı mı sahiplensek? Bakabilir miyiz diye…”
İlknur Teyze durdu. Yüzündeki huysuz müşteri ifadesi silindi, yerine gökte aradığını yerde bulan o “fırsatçı teyze” aydınlanması geldi. Talip’in bu masum itirafı, kadın için bulunmaz hint kumaşıydı.
“Ay inanmıyorum, kalplerimiz birmiş!” dedi coşkuyla. Hemen tezgâha eğildi, “Madem niyetiniz var, al sana fırsat. Ben bu gece acil şehir dışına çıkıyorum, bir ay yokum. Siz bunu alın, bir ay bakın. Hem size tecrübe olur, ‘Yapabiliyor muyuz?’ diye görürsünüz; hem de gözüm arkada kalmaz, ben rahat ederim.”
Talip, kurduğu hayalin bu kadar çabuk ve sert bir gerçeğe dönüşmesi karşısında afalladı. “Şey… Yani…” diye gevelerken kadın, “İtiraz istemem, harika bir deneme süreci olacak,” dedi.
Arkasını dönüp çıktı. Talip, tezgâhta “iç bayıcı” kitaplarla ve kendi ağzıyla çağırdığı o büyük sınavla baş başa kaldı.
Akşamın rehaveti, kapının hışımla açılmasıyla dağıldı. Kadın, elinde bavul ve gümüş kulaklı ufaklıkla içeri daldı. Hiç soluklanmadan, “Ay taksi bekliyor, uçağı kaçıracağım!” dedi, nefes nefese komutan edasıyla envanteri saydı. “Maması burada, tasması boynunda, oyuncağı çantada… Şunlar da vitaminleri ve sakinleştirici damlası.” Köpeği ve eşyaları bırakıp dükkândan rüzgâr gibi çıktı. Kucakta kalan hayvan, az önce vaat edilen seyahatinden bir anda bu rutubetli dükkâna düşmenin şokuyla; sanki yanlışlıkla fen lisesi yerine endüstri meslek lisesine kaydı yapılmış öğrenci tedirginliğiyle, boncuk gözlerini dikmiş, ortamın vizyonsuzluğunu sorguluyordu.
Talip, elindeki pahalı ilaç şişesine bakıp acı bir tebessümle mırıldandı. “Bizim evde baş ağrısına aspirin yok, paşanın özel sakinleştiricisi var. Hayırlı olsun.”
Köpekle geçen harika bir hafta…
İnanılmaz ama gerçekti; o ucuz plastik kokan dükkânın kasvetli havası dağılmış, yerine neşeli bir bayram sabahı gelmişti. Fan hâlâ dönüyordu ama dükkânın içinde pıtır pıtır koşturan patilerin sesi, o monoton vızıltıyı bastırmış, Talip’in beynini kemiren o sesi duyulmaz kılmıştı. Talip ve Nail, hayatlarında ilk defa, sadece nefes alıp veren bir canlıya “bakabilmenin”, onun suyunu tazeleyip başını okşamanın verdiği o garip gururu yaşıyorlardı. Her şey yolundaydı ya da değildi, bilmiyorlardı.
Akşam olup mesai bitince, o günün tatlı yorgunluğuyla yaşam alanına geçtiler. O günkü huzurla kıvrıldıkları yerde hemen sızıp kalmışlardı. Ancak bu derin uyku, gece saat üç sularında yürek burkan, incecik bir sesle bölündü. İçeriden gelen ses bir köpek havlaması değildi; resmen kundağı açılmış, ilgi bekleyen bir bebek ağlamasıydı. O gümüş kulaklı ufaklık, karanlığın ortasında o kadar içli, o kadar acıklı mızmızlanıyordu ki; bu ses, sadece uykuyu bölmekle kalmıyor, insanın vicdanına ince ince sızıyordu.
Yataklarından birer itfaiye eri gibi panikle fırladılar. “Kesin tuvaleti geldi, sıkıştı hayvan,” diyerek, pijamalarının üzerine alelacele geçirdikleri montlarla kendilerini sokağa attılar. Dışarıda lapa lapa kar yağıyor, ayaz insanın yüzünü kesiyordu. Titreye titreye hayvanın işemesini beklediler, o işini bitirdi ama ağlaması bitmedi. Apar topar içeri girdiler; o pahalı mamadan tepeleme koydular, yüzüne bakmadı. “Gazı vardır,” deyip suyuna o özel damladan damlattılar, bana mısın demedi. Ne yaptılarsa, hangi tuşa bastılarsa o sesi kesemediler; hayvan susmuyor, sürekli ağlıyor, derdini anlatmaya çalışan ama dili dönmeyen bir çaresizlikle inliyordu.
Çareleri tükenince, saatin kaç olduğuna bakmadan telefona sarıldılar. Talip, titreyen elleriyle İlknur Teyze’yi aradı. Kadın telefonu uykulu açtı, arkadan gelen ağlama sesini duyunca gayet sakin bir teşhis koydu. “Onun canı hafta sonları hazır burger köftesi çeker, o yüzden ağlıyordur.” Nail, gecenin üçünde duyduğu bu cümle karşısında dondu kaldı. El kadar hayvanın “hafta sonu kaçamağı” vardı. Sinirlenmedi, itiraz etmedi; sadece hayatın bu saçmalığına şaşkınlıkla güldü. Sorgulamadı bile.
“Millet bu saatte can havliyle nöbetçi eczane arar, biz gecenin köründe nöbetçi burgerci peşindeyiz,” diye mırıldandı Nail.
Şehrin ışıkları sönmüş, sokaklar derin bir uykuya dalmıştı. Mecburen otoyol kenarına, gecenin zifiri karanlığını yırtan o devasa, sarı “M” harfinin altına, kırmızı-beyaz ışıklarla aydınlanmış o meşhur fast-food mabedine sürdüler. Yol boyunca arabada çıt çıkmadı. Sadece ara sıra kırmızı ışıkta durduklarında birbirlerine bakıyorlar; gecenin üçünde el kadar bir hayvana köfte yetiştirmek için düştükleri bu hâli düşünüp, kafalarını “akıl işi değil” dercesine iki yana sallıyorlardı.
Otomatik kapıdan girdiklerinde, tezgâhtaki genç uykulu gözlerle ezberden sordu: “Hoş geldiniz, hangi menüden istersiniz?”
Talip, arkadaki ışıklı, iştah kabartan o devasa fotoğraflara bakmadı bile. Sanki mahalle kasabından kıymalık et ister gibi, yorgun ve gayet ciddi bir sesle, “Bize menü falan verme kardeşim,” dedi. “Direkt bir kilo pişmiş burger köftesi ver. Sadece eti pişir, kutuya koy.”
Ellerinde buram buram o tanıdık yapay yağ ve kızarmış et kokan paketle dükkâna döndüler. Kapıdan girdikleri an, o içerideki rutubet kokusunu bastıran kesif burger kokusu yayıldı. O sıradağları deviren, ortalığı inleten hayvan, burnuna çarpan bu “kutsal” kokuyu aldığı saniye, bıçak gibi kesti ağlamayı. Boncuk gözleri parladı, kuyruk deli gibi sallanmaya başladı.
Talip kutudan çıkardığı o incecik, gri-kahverengi köftelerden birini uzattı. Hayvan, sanki günlerdir boğazından tek lokma geçmemiş gibi havada kaptı, çiğnemeden yuttu. İkinci, üçüncü derken; dükkâna o an, derin, doygun bir sessizlik çöktü.
Köpek, karnı doymanın verdiği o muazzam rehavetle Talip’in ayağının dibine kıvrıldı, saniyeler içinde mışıl mışıl uyumaya başladı. Nail, yerdeki yağlı kâğıtlara, üzerindeki o meşhur palyaço renklerine baktı. Yorgunlukla arkasına yaslandı. Dükkânın o kadim dostu, o hiç susmayan emektar fan sesi, sessizliğin içinden tekrar yükselip kulaklarına dolmaya başlamıştı.
Nail yorgun bir ifadeyle mırıldandı. “Vay be… Garibanın çocuğu açlıktan su içer, yatar, zenginin köpeği gece üçte otoyol kenarında Amerikan köftesi aşeriyor. Hayat işte. Bu düzenin pervanesi de böyle dönüyor; onlara köfte yemek, bize de işte böyle garsonluğu düşüyor.”
Dışarıda kar yağıyordu. İçeride sessizlik vardı. Fan dönüyordu.
Ama artık kimse duymuyordu.



