Çarşamba, Haziran 24, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Yol Açık, Hak Helal


Bazen tüm fırtınalar bir sabah aniden diner. Geriye elbet yığınla viran olmuş bahçe kalır, ancak felaket bitmiştir artık. Yaraları sarma, kırılanları onarma vaktidir. Buna da iyileşme evresi denir.

İyileşmek… Evet, o anda henüz kötüsündür, hastasındır ya da kırık… Ancak kararan tüm duyguların, kanayan tüm yaraların iyileşme süreci başlamıştır artık. Sonrası, gelecek günler adım adım iyileşmek, yenilenmek üzere selamlanacaktır.

Bazen her şey üst üste gelir. Bu çok klişe bir cümle, farkındayım ama bazen gerçekten her şey üst üste gelir. Kariyer dalgalanmaları, sağlık sorunları, duygusal girdaplar… Yorulursun, adım atacak dermanın kalmaz ama seni bekleyen sorumluluklar vardır. Devam etmek, ayağa kalkmak, saçmalamamak zorundasındır. Bazen saçmalamayı çok istesen, hatta saçmalasan da ne fayda. Savaşmak için, direnmek için geldik ya biz bu dünyaya. Mücadeleye hep devam, her an devam… Korkma insancık, başına geleceklerden boşuna korkma.

Bazen kendini Süper Mario gibi hissedersin. Bir o engelden atlar, bir bu canavarın kafasına basar geçersin ve bu böyle devam eder, mütemadiyen… Ama işte geçersin bazen. Oyun üzerinden konuştuk madem, o lügatta söyleyeyim: Level atlarsın. Bir sabah uyanıp yüzünü yıkadıktan sonra aynadaki aksinle göz göze gelirsin. Burada, “aynadaki akis” filan demem okuduğunuz metnin yapay bir zekâdan çıktığını düşündürmesin size. Biliyorum, “yapay zekâ” ismindeki arkadaşımız; aynadaki akisleri, kırılan zincirleri ve bir sabah uyanıp penceresinden baktıktan sonra aniden içsel farkındalık krizine giren kimseleri çok seviyor. Ancak sizi temin ederim, tüm bu okuduklarınız gerçek bir hayat öyküsünden uyarlanmıştır. Henüz herhangi bir psikiyatrist ya da psikolog tarafından ne romanlaştırılmış ne de bir diziye kurgu olmuştur. Yaşanmıştır, yaşanmaktadır…

Neyse biz meselemize dönelim, yapay edebiyatı bir süreliğine unutalım. Ne diyordum? Tam aynadaki aksimle göz göze gelmiştim… Elbette kurgu karakteri değil canlı, kanlı bir insan olduğumdan yüzümden sular akıyordu. Gözlerimin altındaki mor halkalar, saçlarımda henüz dökülme modasına uymamış beyazlar ve yüzümden akan sulara rağmen kendime gülümsedim. Ve dedim ki… “İşte her şey oldu, bitti.”
Çok korkmuştum. O kadar korkacak ne varmış, diyemem henüz. Dersem doğru olmaz. Gerçekleri saptırmaya gerek yok. Güçlü görünmenin de bir sınırı var. Hâlâ çok korkuyorum ama sanki artık olacak olan her şey oldu. Elbette Allah beterinden sakınsın.
Korkunun ecele faydası yokmuş, bunu iyi öğrendim. Saça yapışan sakız için buz sürmek bazen saçı kurtarmaya yetmezmiş, hayat o tutamdan vazgeçmeni istermiş; kesmek, atmak tek çare olurmuş. Ne kadar istemesen, ne kadar gönülsüzsen de… Tırnağının ucu kırılınca üzülen cinsim için bu kesme eylemi bazen çok meşakkatli olurmuş, çok gücüne gidermiş insanın… Upuzun bir saç tutamı ya da upuzun yıllar… Ama işte tek çare vedalaşmaksa; ardından kapıyı çarpmak da el sallamak da tercih meselesiymiş.

Kestim attım, diye düşünmenizi de istemem. Makas bulamadım, bulduğum makas kesmiyordu, makas körelmişti gibi çokça bahanelere sığındım önceleri. Ancak kangrense mesele kaçış imkânsızdır.

Ben de düşündüm, taşındım, bir miktar gözyaşı savurdum atmosfere ve verdiğim o zor karar sonrasında koparmak suretiyle atmak zorunda kaldım artık sakız yapışmış yıllarımı. O yüzden çok zorlandım. Hele de kabul etmek istemediğim gerçeklerle yüzleşmekten. Ancak bendeki büyük korkuya karşı reddedilemez bir istek vardı karşımda… Özgürlüğe, göklere, engin denizlere ve en çok da korktuğum şeye “yalnızlığa” dair büyük bir arzu vardı onun içinde.

Dedi ki; “Herkesin tek bir hayatı var.” Haklıydı. Tek hayatımızı dilediğimizce yaşamazsak yaşamış sayılır mıydık? Birinin dilediği hayata engel olmak, o insanı yaşatmamak anlamına gelmez miydi? Birini öldürmenin türlü çeşit yöntemleri var. Polisiyeler sağ olsun, birçoğunu biliyorum, okudum, yazdım. Ama bu türlüsünü hiç düşünmemiştim.
Ben kimseyi yaşarken öldüremem ki; hele bunu yalnızca kendim için yapamam. Çünkü bu da öldürmeye girer, bu da katilliktir zannımca.

Bir cümle okumuştum bir kitapta aylar önce. O kadar sevmiştim ki mor bir not kâğıdına yazıp başucumdaki komodine koymuştum. Şimdi bile çekmecemde duruyor.
“Arzuyla tutuşup bir şey yapmamak kendimize yapabileceğimiz en büyük kötülüktür,” diyordu. (Matt Haig- Hayat İmkânsız) Ben bir insana yapabileceğim en büyük kötülükten vazgeçtim sadece.

Kendimi görmezden gelebilirmişim incitmemek adına. Tüm duygularıma sırtımı dönebilirmişim. Kendi ellerimle korkularıma doğru savurabilirmişim kendimi. “Ama ya ben…” demedim, diyemedim; mevzu bir insanın özgürce yaşama isteğiydi. Buna “fedakârlık” demezdim sizin yerinizde olsam. Bencil olmadım, olamadım diyelim. Ben doğru kalmayı tercih ettim hayatım boyunca. Defa defa, her defasında. Bu defa da…

Bir sabah uyandım, diye geniş geçmiş zaman kullanmayacağım. Yakın geçmişten bildiriyorum.
Bu sabah uyandım. Banyoda yüzümü yıkadıktan sonra kendime baktım. Sıfatım hiç de roman karakterlerine benzemiyordu, oysa ben kendi romanımın kahramanı değil miydim? Hayat bir kurgu değildi, kabul. Yine de geçmişte düşlediğim gelecek hiç de böyle değildi ve ben kaybettiğim hayallerimi çok özlemiştim artık. Yeniden hayal kurmak istiyordum ve bir de roman okumak… En romantik olanından hem de.

İşte o an fark ettim. Evet, yaşıyordum. İşte nefes alıyordum. Damarlarımda kanım durmamıştı, kalbim paramparça olsa da atmaya devam ediyordu; isteklerim vardı, arzularım… Mesela hayal kurmaya… Umut etmeye… Bir de karnım da acıkmıştı üstelik. Hayat belirtisi vardı hastada, Allah’tan umut kesilmezdi. Olan olmuş ama hayat durmamıştı, bitmemişti, nefesim kesilmemişti. Yaşıyordum, yaşamaya devam ediyordum.

Tamam, uzunca bir süredir kara mor bulutlar, hep yağmur, hep fırtına… Hatta bu sabah bile yağmur vardı İstanbul’da… Ama önümüz yaz, bunu kim inkâr edebilir? Bunlar da artık bahar yağmurları. Yani önümüz kavun, önümüz karpuz, kumsal ve deniz; gün, güneş ve belki şenlik. Ah, işte bir umut taneciği… Kesinlikle iyileşme belirtisi, belki yakında hastayı normal odaya bile alabiliriz. Belki kısa bir rehabilitasyon sürecinden sonra halka karışabilir yeniden.

Demek ki neymiş, diye düşündüm. Ne yaşarsan yaşa, ne olursa olsun; gün doğmaya, kalp atmaya devam eder. Öncesinde olanlar olur ve sonrasında olacaklar yaşanır; şu ânı atlattın mı, gerisini düşünme. Boşluk şu an var. Bilinmezlik şu an var. Korku şu an var. Yarın belli mi? Değil. Bu an bile daha acıtır diye korkmuyor muydun? Acıtıyor mu? Eziliyor mu kalbin? O kadar da değil sanki…

Mesela öküz geldi mi, hani o öküz? Hani sabahları göğsüne oturup uyandığın anda nefesini kesen… Geçmişten tanıdık, bugünlerde beklenen. Gelmiş elbette. Hoş gelmiş. Bir o eksikti, kambersiz düğün olmazmış. Pardon ayrılık… Bizim öküz olmadan da bu veda olmazdı zaten. Besleriz göğsümüzde bir süre onu da. Nasılsa hepsi geçecek, öküz de geldiği gibi gidecek, emin olun. Hem hani o kadar da acıtmıyor sanki, göğsünü o kadar da sıkıştırmadı henüz öküzün varlığı… ya da yokluğu mu demeliyim? Yok, o kadar da değil. Batıyor ama acıtmıyor, değil mi, tıpkı şarkıdaki gibi. Dönüyor aman dünya, batıyor ama acıtmıyor sevda… Hele de belli bir yaştan, yaşanmışlıktan sonra.

Ben de romantizmi ve duygusal şarkıları bir kenara bırakıp vedalaştım. Koparıp atarken acıyordu içim, derim ve her yerim. Ama en çok kalbim… Kalpsizlik en iyisi, sizi temin ederim. Bir yanma hissi… Adım atan sanki benim ayaklarım değil, o koridorda, siyahlar içinde ve dimdik yürüyen sanki ben değilim. İzliyorum o kadını uzaktan. Makyajlı, kıvırcık saçları topuzlu, parmağı boş…
Yürüdü, çıktı dev binadan. Bir sigara yaktı. Ellerine dikkat ettim. Titremiyordu çünkü hissetmiyordu. Ne yerdeydi ne gökte… Bilinmezlikteydi o şimdi. Ne yana gideceğini, ne yapması gerektiğini bilmeden duruyordu öylece.

Kendimi izliyordum uzaktan; bakışlarımda bir delilik. Yanında özgürlüğüne kavuşmuş, mutlulukla rahatlamış adama dedi ki: “Bundan sonra yollar açık olsun, haklar helal. Herkesin tek bir hayatı var.” Silkelenmişti belki sigaradan aldığı ilk nefesle. Dibe çöken tortuları kana karışmıştı yeniden. Kendine gelmek de denebilir, farkındalık da. Ancak henüz sadece fizikseldi. Duygulara sirayeti bir ayna vasıtasıyla gerçekleşecekti.

Yüzümü sildim kâğıt havluyla. Sivilcelenmemek için bu şart. Aynadaki ben bana bakıyordu. Sonunda farkına varmıştım tüm duygularımla. Her şey geçip gitmişti. Gözüm seyirdi. O kadar da olacaktı elbet. Upuzun bir tutamdan vazgeçmiştim. Upuzun yıllarımdan… Ama çok karışmıştı her şey birbirine, âdeta kör düğümdü.  

Belki bir cilt bakımı yaptırmalıyım yaz öncesi, diye süzdüm tenimi… sonra bir de kuaföre giderim. Saçlarımı sarı mı yapsam? Ya da şöyle alev kırmızısı… Ruhumdaki yangının rengi gibi. Tabii tırnaklara da kırmızı oje şart bu durumda. Spora da yazılırım belki, sonuçta sağlık için hepsi.

Belki bir de… bir de… diye düşündüm kendimi süzerken aynada. Gözlerimle göz göze geldim. Alevden iki karaltı, korkuttu beni. Dibi görünmeyen sular gibiydi. Tıpkı onlar gibi ıslaktı ve tuzlu…

“Belki bir de terapiye gitmeliyiz sonra,” dedim aynadaki aksime. Bakışlarındaki kuyular daha da derinleşti. Evet, “Gitmeliyiz,” dedim. Kim mi? Ben ve delilik… Hani şimdi aynadan bana bakan, kendi kendisiyle konuşan, kendiyle kırk yıldır savaşan. Gözlerimde yanan delilik.

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Damla İzal
Damla İzal
Başta İTÜ olmak üzere çeşitli üniversitelerde lisans ve yüksek lisans eğitimlerini tamamladı. Halen Türk Dili ve Edebiyatı bölümünde öğrenci. Turizm, sağlık, pazarlama sektörlerinde çalıştı. Kolektif kitaplarda ve dergilerde yazıları yayımlandı. “Oyuncak Tabanca” isimli öyküsüyle Zehirli Kalem Öykü Yarışmasında üçüncü oldu. Yazarlık ve editörlük yapmaktadır.

POPÜLER YAZILAR