Cumartesi, Nisan 18, 2026

En Çok Okunanlar

spot_img

Benzer Yazılar

Eyvallah!

Dün gece arkadaşlarımla Blues dinleyip eğlendiğimiz mekândan çıkarken kar sürpriziyle karşılaştık. Dolu desen değil, yağmur kesinlikle değil; içi sulu, mini minnacık kar topları.

Ayaklarında topuklu çizmeleriyle üç kadın, üç küçük kız çocuğuna dönüştük. Kahkahalarımız göğe, kara karıştı… Halbuki içimi bunaltan, yoran düşünceler, birkaç saat önce yaşayıp beni çıkmaza sürükleyen o şeylerin sıkıntısı, hüznü ve öfkesi içimdeydi hâlâ. Onlara rağmen gülebiliyor, eğlenebiliyor, anın, adımlarımın tadını çıkarabiliyordum.

Karlı bir sabaha uyandım sonra; sanki dün akşam hayal kırıklığı, öfke, inat, üzüntü gibi ağır duyguların altında ezilmemiş gibi sakin, dingin… Kar mı örtmüştü gece beni, kar mı temizlemişti? Bir anda kendimi, peki mertebesinde buldum. Bu sabah uydurdum bunu. Hani peki lafı biraz da şeydir ya; tamam değil ama tamam. Öyle bir yer, tamam değil ama tamam işte. Olur, geçer… Aynı yerde takılı kalıp sonu olmayan bir mücadelenin içinde debelenmektense, yürümeye devam…

Hayat bizi törpülemek için bir şeyler yapıyor. Sınavlar demek istemiyorum, bir takım oyunlar… Öyle ya oyunda da yara almak mümkün. Neyin çoksa onu törpülemen gerekiyor. Öfken çoksa seni öfkelendirecek ama bu duyguyu kontrol etmen gerekecek, sevince çok seviyorsan belki de sevmeyi bilmeyen biri gönderilecek, ne bileyim çok düzenli, planlı olmaya çalışırken sakarlıkla sınanacaksın. “Ben böyleyim,” dediğin yerlerde hayat seninle oyunlar oynayıp kahkahalar atacak. “Ben duygusalım, incinirim,” diyeceksin; seni incitmemek için uğraşmayacak, aksine güçlenmen için daha çok üzecek.

Sonra kendini, “Olmaz,” dediğin, “yapmam,” dediğin, direttiğin, inat ettiğin pek çok durumun içinde bulacaksın. Velhasıl hayat, eğip bükecek seni. “Kimseye boyun eğmem,” deyip dik duruyor olsan da hayat karşısında eğilip bir de üzerine bundan gocunmayacaksın.

Uyandığımda “Geçer,” diye fısıldadı bir ses. Her şey geçer… Neyi seçeceğim? Durup sızlanmayı, yakınmayı, bağıra çağıra ağlamayı, ayak diremeyi, susmayı, öfke ateşiyle yanmayı mı? Yoksa takılan çelmeye aldırmadan kalkıp kaldığım yerden yürümeye devam etmeyi mi? Ne yaşadığım önemli değil. Hepimiz çok şeyler yaşıyoruz, acının yakıcılığını hissetmeyen var mı? Derecesini, oranını boş verin, herkesinki kendine göre… Olanın içinde neyi tercih edeceğimiz mühim olan. Zihinlerimize bir anda gökten gelip yerleşmiyor kabul halkası. Boşuna, “Hamdım, piştim, yandım,” denmiyor ya…

Bir arkadaşım vardı. Bir şey sorar, talep eder, “Hayır,” cevabı alırsa asla ısrar etmez, “Neden?” diye sormaz, sadece “Peki” derdi. Şaşırırdım. Öyle ya ben bir şey olsun istediğimde ısrar eden, inatçı, hatta yılışık biriydim. Hele ki olamayan şeyin nedenini öğrenmemek… Bir şeyi olduramıyorsam da nedenini muhakkak bilmeli, ikna olmalıydım. ‘Peki’ mi? Üstelik ısrar etmemek de yeterince istememek gibi geliyordu. Kulağa inatçı geliyor değil mi, ayak direyip tutturan bir çocuk gibi!

Bazen sevdiğimiz insanlardan sırf bizi sevdikleri için yapmak istemedikleri şeyler yapmalarını bekliyoruz mesela. İlişki kurmayı böyle tanımlıyoruz hatta. Kimse kimseyi kendi olmanın rahatlığında ve özgürlüğünde kabul etmiyor. Seviyorsa böyle yapar, böyle yapmaz. Seviyorsa beni görür, beni sevilmek istediğim gibi sever… Bir şarkıda geçiyordu, “Bırak beni bildiğim gibi seveyim…” İşte burada denk geliş önemli sanırım. Ruh yakınlığı, birbirini benzer şekillerde sevebilme, sarabilme. Biri sıkıca sarılmayı beklerken diğeri çok daha özgür, sıkıştırılmadığı bir alan talep ediyorsa, sevgiyi hissedebilmek mümkün mü? Nasıl “”Peki,” dersiniz? “Peki, bildiğin gibi sev.”

Başka bir senaryoda patronunuz sizden olmayacak şeyler talep ediyor, baskı yapıyor, hak ettiğiniz değeri göstermiyor, sırf kendisi istiyor diye mantıksız bir şeyler için ısrar ediyor. Aslında işinizi seviyorsunuz fakat patronun baskısını kaldırmakta zorlanıyorsunuz. Zaman zaman emir eri gibi hissediyorsunuz kendinizi. Askerlikte vardır ya hani, koşulsuz itaat. Fakat “Sayılı gün çabuk geçer,” deyip tahammül edersiniz ya da sistemin bir parçası olup günü geldiğinde başkalarına emretmek için sıranızı beklersiniz. Ya bu deveyi güdecek ya bu diyardan gideceksiniz. El mahkum, belki de her gün patronun baskısına maruz kalıyor, öfkeleniyor, söyleniyor yine de söylediklerini yapıyorsunuz. Akşam da kafanızı dağıtmak için iş arkadaşlarınızla bir şeyler içip patronun dedikodusunu yapıyor, sabah kalkıp kaldığınız yerden devam ediyorsunuz. Peki, öyle olsun bakalım, devam…

Bir mottom var sık sık kendime hatırlattığım. Değiştirebileceğin şeyler için çalış, çabala. Değiştiremeyeceksen ve gidebiliyorsan hiç durma. Değiştiremiyorsan ve kalmak zorundaysan kabul et ve kendini hırpalama, kişisel algılama. Sürekli hatırlatıyor oluşum zorlanmamdan. İnadım, öfkem ateş gibi yakıyor beni. Size de olmuyor mu? Yoksa var mı aranızda ermiş birileri?

Bir konuda, boş verin ne olduğunu, peki mertebesine ulaştım bu sabah. Bu karlı gecenin sabahı anca ulaştım. Üç yıldır uğraşıyorum, küçük kararlı adımlar, koşmalar, bazen kaçmalar, yeniden başlamalar… Kar bütün ayak izlerimi sildi sanki. Tertemiz bir yol açtı bana, üzerinden hiç geçilmemiş. Öyleyse “Peki,” dedim; “değişmiyor, değiştiremiyorum, direnemiyor, gidemiyorum. Şartlar oluşana, değişene kadar eyvallah.” Yavaşladım, karla örttüm kendimi, eğdim başımı, indirdim burnumu… Eyvallah!

Önceki İçerik
Sonraki İçerik
Şule Zobar
Şule Zobar
Dokuz Eylül Üniversitesi İngilizce Matematik Bölümü mezunu. 15 yıldır matematik öğretmeni. Edebiyata tutkusu çocukluğundan, ruhu melankolik, merakı coşkulu. Kelimelerle oynamayı seviyor. Kendine sakladığı yazıları paylaşması bir yazı atölyesine katılmakla başladı. Dans eder, suluboya resimler yapar, havayı koklar, izler, tadar, yazar… İstanbul’ a aşık fakat 11 yaşında oğluyla Ankara'da yaşıyor. Pazartesi14 adlı dergide yazıları yayımlanıyor.

POPÜLER YAZILAR